Eşikte Duran Zaman

Ocak ayı, yalnızca takvimsel bir başlangıç değil; geçmişle gelecek arasında uzanan bir köprüdür. Adını, Roma kültüründe başlangıçların, geçişlerin ve bitişlerin tanrısı Janus’tanalan bu ay, aynı anda geride bırakılanı görmeyi ve geleceği düşünmeyi mümkün kılan bir bakış açısı önerir. Janus’un iki yüzü, yeni yılın özünde yer alan bu ikili farkındalığı simgeler: Deneyimi inkar etmeden yeniyi kurmak, süreklilik içinde dönüşmek. Geçmişin farkında olarak geleceği görmek…

Yeni yıl temamız da tam bu eşikte şekilleniyor. Janus’un tapınağında kapıların savaş zamanlarında açılıp barış dönemlerinde kapanması, barışın edilgen bir sonuç değil; bilinçli bir tercih ve kolektif bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Sanat, kültür, tarih ve gelenek gibi insanlığın ortak alanları ise bu sorumluluğu taşıyan güçlü bir ifade alanıdır. Bu nedenle sanat, kültür ve tarih konularını esas alan Vita Gazette ve Roma Meydanı’nda bu misyonu sürdürmeye, bu çizgi üzerinde yürümeye gayret ediyoruz…

Yeni yılda iletişim kurmaya niyetli bir dilin, ötekilerini anlamaya çalışan vicdan sesinin, barışı sağlamayı hedeflemiş çoğunluğun dünyaya hakim olmasını diliyoruz…

Ayfer Selamoğlu

Yeni Yıl, Yeni Başlangıçlar: Janus’un Çift Yüzlü Zamanı

1 Ocak’ta başlayan “Yeni Yıl” havai fişeklerle veya yeni yıl kararlarıyla başlamadı; Antik Roma’da başladı Ocak ayı, başlangıçların, kapıların ve geçişlerin Roma tanrısı Janus’tan adını almıştır. Bir yüzü geçmişe, diğer yüzü geleceğe bakan Janus, yeni başlangıçları sembolize ederek Ocak ayını yeni bir yıla başlamak için mükemmel bir zaman haline getirmiştir.Romalılar ayrıca 1 Ocak’ı liderlik ve takvim sıfırlamaları için de seçmişlerdir. Zamanla bu gelenek yayılmış ve sonunda dünya çapında benimsenmiştir.

Yeni yıl, insanlık tarihinin en köklü ve evrensel simgelerinden biridir. Takvimlerin değiştiği bu eşik, yalnızca kronolojik bir dönüşümü değil; aynı zamanda bireysel, toplumsal ve kültürel yenilenme arzusunu temsil eder. Antik Roma’da bu eşik fikrinin en güçlü sembolü ise Janusidi: geçmişe ve geleceğe aynı anda bakan, başlangıçların ve geçişlerin tanrısı.

Zamanın Eşiğinde Bir Tanrı

Janus, Roma panteonunda benzersiz bir konuma sahiptir. Çoğu tanrının aksine Yunan mitolojisinde birebir bir karşılığı yoktur; bu durum onu Roma’ya özgü düşünsel bir figür haline getirir. En ayırt edici özelliği, biri geçmişe diğeri geleceğe bakan iki yüzüdür. Bu ikilik, Roma düşüncesinde zamanın doğrusal değil, eşikler ve geçişler üzerinden algılandığını gösterir.

Kapılar (ianua), kemerler, geçitler ve yollar Janus’un koruması altındaydı. Bu nedenle yalnızca fiziksel mekanların değil, hayatın dönüm noktalarının da tanrısıydı. Bir yolculuğun başlangıcı, bir savaşın ilanı ya da bir barışın tesisi Janus’un adı anılmadan düşünülmezdi. Yeni yıl da bu bağlamda, geçmişin muhasebesiyle geleceğin umudunu birleştiren kutsal bir geçişti.

Ocak Ayı ve Takvimin Felsefesi

Bugün kullandığımız Ocak (January) ayı adını Janus’tan alır. Roma takviminde yılın bu ayla başlaması tesadüf değildir; Ocak, geride bırakılan yıl ile henüz yaşanmamış olan arasında sembolik bir kapıdır. Janus’un bu noktadaki rolü, yeni yılın yalnızca bir başlangıç değil, aynı zamanda bilinçli bir yüzleşme alanı olduğunu vurgular: geçmişe bakmadan geleceğe yönelmek mümkün değildir.

Bu yaklaşım, modern “yeni yıl kararları” geleneğinin de felsefi kökenini oluşturur. Antik Roma’da insanlar yeni yılın ilk günlerinde Janus’a adaklar sunar, tatlı yiyecekler ikram eder ve iyi dileklerde bulunurdu. Amaç yalnızca bereket dilemek değil, zamanı uyumlu ve dengeli karşılamaktı.

Sanatta Janus: İkiliğin Estetiği

Janus’un sanatsal temsilleri, Roma sanatında güçlü bir sembolizm taşır. Heykel ve rölyeflerde genellikle sakallı iki yüzlü bir figür olarak betimlenir. Bu yüzler çoğu zaman genç–yaşlı, aydınlık–karanlık ya da bilgelik–tecrübe gibi karşıtlıkları ima eder. Roma mimarisindeki kemerler ve anıtsal geçitler de Janus’un düşünsel alanının taşlaşmış hali gibidir.

Rönesans’tan modern sanata kadar pek çok sanatçı, Janus figürünü zaman, bellek ve kimlik temalarını irdelemek için yeniden yorumlamıştır. Özellikle modern sanatta Janus, bireyin çoklu kimliği ve çağdaş dünyanın hızla değişen yüzleriyle ilişkilendirilir.

Kültürel Bellekten Turistik Deneyime

Bugün Roma’da Janus’un izleri, yalnızca mitolojik anlatılarda değil, kentsel dokuda da hissedilir. Antik kalıntılar, kemerler ve takvimle ilişkili ritüeller, ziyaretçilere zamanın katmanlı yapısını deneyimleme olanağı sunar. Janus, turizm açısından da Roma’yı “geçmişle bugün arasında bir açık hava müzesi”ne dönüştüren düşünsel figürlerden biridir.

Bu bağlamda Janus, kültürel turizmin temel sorularından birini somutlaştırır: Bir kenti ziyaret ederken yalnızca geçmişe mi bakarız, yoksa onun bugünkü anlamını ve gelecekteki yönünü de mi okumaya çalışırız?

Sonuç: Yeni Yılın Felsefesi

Janus’un çift yüzü, yeni yılın özünü yalın ama derin bir biçimde anlatır. Yeni başlangıçlar, yalnızca ileriye doğru atılan adımlar değildir; aynı zamanda geride bırakılanların bilinçli bir değerlendirmesidir. Bu nedenle yeni yıl, bir kopuş değil, bir eşiktir.

Antik Roma’dan bugüne uzanan bu düşünce, yeni yılı anlamlı kılar: Geçmişi onurlandırarak geleceği karşılamak. Janus’un sessiz bakışı, her yılın başında bize aynı soruyu yöneltir: Geride bıraktıklarımızdan ne öğrendik ve bundan sonra hangi kapıdan geçeceğiz?

Sanat Eserleri ve Şifreli Hikayeleri

Bir Masada Donan Zaman: Son Akşam Yemeği

Milano’da bir manastırın sessiz yemekhanesine girdiğinizde, sizi karşılayan şey yalnızca bir duvar resmi değildir. Karşınızda, insanlık tarihinin en dramatik anlarından biri durur.

Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği, yüzyıllardır aynı soruyu fısıldar:

Bu masada gerçekten ne oluyor?

Bu devasa eser, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle paylaştığı son yemeği ve o meşhur cümleyi ölümsüzleştirir:

“İçinizden biri bana ihanet edecek.”

İşte o an… Zaman donar. Sessizlik patlar.

Bir Resim Değil, Bir Sahne

Leonardo bu sahneyi yalnızca resmetmez; adeta sahneye koyar. Klasik Orta Çağ ikonografisinin simetrik ve donuk düzenini terk ederek kompozisyonu bir tiyatro perdesi gibi kurgular.

Hz. İsa tam ortadadır. Sakin, sessiz ve ışıkla çevrilidir. Havarilerin arasında kollarını açmış duruşu, hem teslimiyeti hem de kutsallığı simgeler. Yemek sona ermiştir; şaraplar içilmiş, meyvelere geçilmiştir. Masada dökülmüş tuz, yaklaşan felaketin sessiz habercisidir. İsa’nın bir elinin ekmeğe, diğerinin şaraba uzanması, Hristiyanlıkta “Ekmek ve Şarap Ayini”ninbaşlangıcına işaret eder.

İsa’nın iki yanında toplam 12 havari yer alır. Bu yerleşim rastlantı değildir. Leonardo onları üçerli gruplar halinde düzenleyerek sahnede simetri, hareket, denge ve dramatik bir dinamizm kurar.

Şok Anı

İsa, “İçinizden biri bana ihanet edecek” dediği anda sahnedeki denge bozulur.

Etrafındaki 12 havari bu beklenmedik sözle adeta savrulur. Şaşkınlık, öfke, korku, reddetme… Hepsi aynı anda yaşanır.

Her havari, kendi kişiliğine özgü bir tepki verir. Kimi itiraz eder, kimi geri çekilir, kimi sorgular. Her figür bir karaktere dönüşür; her hareket, bir duygu patlamasının dışavurumudur. Masanın merkezinde ise sarsılmayan tek kişi vardır: İsa. Ama hüzünlü bir düşünce halindedir.

Kimin Eli Suçlu?

Masaya biraz daha dikkatli bakın.

Dökülmüş tuz… Uğursuzluğun sessiz işareti.

Ekmek ve şarap… Kutsal ayinin başlangıcı.

Ve bir figür… Yüzü gölgede, başı öne eğik, elinde küçük bir kese.

Bu kişi Yahuda’dır. Elindeki kese, ihanetin bedeli olan gümüş paraları simgeler. Yahuda ile İsa’nın aynı tabağa uzanan elleri ise İncil’de geçen şu cümleyi hatırlatır:

“Benimle aynı kaptan yiyen…”

Leonardo suçluyu bağırarak göstermez.

Fısıldar.

Gölgeyle, bakışla, beden diliyle.

Gözler Neden Hep İsa’ya Gider?

Bunun güçlü bir nedeni vardır.

Masa çizgileri, duvarlar, pencereler… Tüm perspektif hatları bakışı tek bir noktaya yönlendirir: Hz. İsa’nın başına. Burası kompozisyonun kaçış noktasıdır. Göz nereye kayarsa kaysın, sonunda yine merkeze döner.

Arka plandaki üç pencere yalnızca mimari bir unsur değildir. Hristiyan kutsal üçlemesine (Baba–Oğul–Kutsal Ruh) yapılan sessiz bir göndermedir. Ortadaki pencere ise İsa’nın başının arkasında bir hale gibi durur. Leonardo kutsallığı altınla değil, ışıkla anlatır.

Bitmeyen Gizemler

Son Akşam Yemeği yüzyıllardır yalnızca izlenmedi; tartışıldı.

İsa’nın sağındaki genç figür gerçekten Yuhanna mı, yoksa Meryem Magdalene mi?

Masada fazladan eller mi var?

Eller ve ekmekler gizli bir müzik düzeni mi oluşturuyor?

Kutsal Kase neden görünmüyor?

Bu soruların büyük bölümü, özellikle Dan Brown’un Da Vinci Şifresi romanından sonra küresel bir popüler kültür fenomenine dönüştü. Akademik olarak kanıtlanmış olmasalar da, tablonun gizemini büyüttükleri kesin.

Leonardo’nun Riskli Deneyi

Son Akşam Yemeği klasik anlamda bir fresk değildir. Leonardo, daha gerçekçi bir etki elde etmek için geleneksel tekniği terk eder ve deneysel bir yöntem kullanır. Sonuç görsel olarak büyüleyicidir; ancak eser son derece kırılgan hale gelir.

Bugün tablo, Milano’daki Santa Maria delle Grazie manastırında, özel iklimlendirme sistemleriyle korunmaktadır. İçeri girmek bile küçük bir tören gibidir. Çünkü bu eser, adeta nefes alır gibi korunmak zorundadır.

Son Akşam Yemeği yalnızca dini bir sahne değildir.

Bu tablo, insanın ihaneti, korkusu, sadakati ve yalnızlığı üzerine evrensel bir anlatıdır.

Leonardo da Vinci bu masada bir anı değil, insanlığın kendisini resmetmiştir.

Belki de en büyük sır şudur:

Bu tablo cevap vermek için değil, soru sordurmak ve insanın hallerini düşündürmek için vardır.

Da Vinci’nin öğrencisi Giampietrino tarafından yapılan kopyası

Eser üzerine kısa notlar…

Son Akşam Yemeği, İtalyan Yüksek Rönesans sanatçısı Leonardo da Vinci’nin 1495-1498 tarihli bir duvar resmidir. Resim, İsa’nın On İki Havari ile Son Akşam Yemeği sahnesini, özellikle de İsa’nın havarilerinden birinin kendisine ihanet edeceğini duyurduğu anı temsil eder.

Eser, Leonardo’nun hamisi Milano Dükü Ludovico Sforza tarafından kilise ve manastır binalarının yenileme planının bir parçası olarak sipariş edilmiştir. Fresk, İtalya’nın Milano şehrindeki Santa Maria delle Grazie manastırının yemek salonunun bir duvarını kaplamaktadır.

On iki havarinin de habere farklı tepkileri var; öfke ve şok dereceleri çeşitli. Soldan sağa, havarilerin başlarına göre: Bartolomeus, Alfaeus’un oğlu Yakup ve Andreas üç kişilik bir grup oluşturuyor; hepsi şaşırmış durumda.

İskariot Yahuda, Petrus ve Yuhanna da üç kişilik başka bir grup oluşturuyor. Yahuda kırmızı, mavi ve yeşil giymiş ve gölgede kalmış, planının aniden ortaya çıkmasıyla şaşkına dönmüş ve içine kapanık görünüyor. Elinde küçük bir kese tutuyor, belki de İsa’ya ihanet etmesi için kendisine verilen gümüşü simgeliyor. Ayrıca tuzluk deviriyor, bu da kötü gelişmelerin olacağının habercisi ya da Yakın Doğu’da kullanılan “tuzu ihanet etmek” yani efendisine ihanet etmek deyimiyle ilgili de olabilir. Dirseğini masaya koyan tek kişi o ve başı da resimdeki herkesten dikey olarak en alçakta.

Petrus öfkeli bir ifade takınmış ve elinde bıçak tutuyor gibi görünüyor; bu, İsa’nın Getsemani’de tutuklanması sırasında gösterdiği şiddetli tepkinin habercisidir. Petrus, Yuhanna’ya doğru eğilmiş ve omzuna dokunuyor; bu, Yuhanna İncili’nde “sevgili öğrencisine” İsa’ya kimin ihanet edeceğini sormasını işaret etmesine bir göndermedir.

Resmin, Da Vinci’nin öğrencisi Andrea Solari tarafından yapılan kopyası

En genç havari Yuhanna, bayılacak gibi görünüyor ve Petrus’a doğru eğiliyor.

Sonraki üçlü grup Tomas, Büyük Yakup ve Filip’tir. Tomas açıkça üzgün; kaldırdığı işaret parmağı, Diriliş’e olan inanmazlığını önceden haber veriyor. Büyük Yakup şaşkın görünüyor, kolları havada. Bu arada Filip bir açıklama istiyor gibi görünüyor.

Son üçlü grup Matta, Yahuda, Taddeus ve Zelot Simon’dur. Hem Taddeus hem de Matta, Simon’a doğru dönmüşler, belki de ilk sorularına bir cevabı olup olmadığını öğrenmek için.

Bu döneme ait diğer Son Akşam Yemeği tasvirlerinde olduğu gibi, Leonardo da yemek yiyenleri masanın bir tarafına oturtmuş, böylece hiçbirinin sırtı izleyiciye dönük olmamıştır. Masa örtüsü, genellikle Yahudi halkıyla ilişkilendirilen mavi çizgili beyaz renktedir.

Resimdeki açılar ve ışıklandırma dikkati İsa’ya çekiyor; Da Vinci’nin perspektif kullanımındaki ustalığını gösteren bu eser, “dikkatimizi kompozisyonun merkezindeki İsa’nın yüzüne çekiyor ve İsa’nın yüzü, aşağıya doğru bakan bakışıyla, sol kolunun diyagonalinden eline ve dolayısıyla ekmeğe doğru odaklanmamızı sağlıyor.”

Sayılar

Son Akşam Yemeği tablosunda üç ve dört sayıları ve bunların matematiksel katları, bolca bulunur. Havariler üçerli dört grup halinde düzenlenmiştir. Her duvarda, aralarında üç boşluk bulunan dört adet duvar halısı grubu vardır. Ortadaki arka duvarda, dört yapısal destekle çerçevelenmiş üç açık pencere bulunur. On iki havarinin (3 kere 4) üzerinde asılı duran altı (3 artı 3) sıra sandık vardır.

Sembolik olarak, üç sayısı geleneksel olarak ilahiliği, bütünlüğü, göksel alemi temsil eder: insanlığın başlangıcı ve sonu olarak kabul edilen İsa Mesih, resimde bir üçgen şeklinde oluşturulmuştur ve bu noktayı açıkça vurgular. Bu fikirler, Hristiyan kateşizminde Üçleme olarak tezahür etmiştir. Gerçekten de, üçgen tabanlı kompozisyonlar Hristiyan sanatında tam olarak bu nedenle yaygınlaşmıştır. Öte yandan, dört sayısı, sonlu bir alan olarak anlaşılan dünyayı çağrıştırır. Dört ana yön ve bir karenin dört uç kenarı, sayının dünyevi varoluşla olan ilişkisini vurgular. Bunlar, dünyevi bir ortamda Tanrı’nın Sözü olan İncillerin sayısında sembolik olarak ifade bulur.

Melodi

İtalyan müzisyen Giovanni Maria Pala’ya göre, Leonardo da Vinci “Son Akşam Yemeği” tablosuna müzik notaları eklemiştir.

Tabloya, özellikle de masa örtüsüne baktığımızda, yatay çizgiler çizebiliriz. Bu hayali çizgiler, tıpkı notalar gibi, masa örtüsündeki ekmek parçalarına vuruyor. Sahnedeki karakterlere çizgiler çizersek, ellerin de notaları temsil ettiğini görürüz. Dolayısıyla, bu referans noktalarını bulduktan sonra, Leonardo’nun bir org tarafından çalınabilecek notaları çizdiğini anlıyoruz. Melodi, eseri tamamlıyor ve dramatik bir anlam katıyor. Pala, 2007 yılında, sahnede gizli olduğu iddia edilen notalardan 40 saniyelik bir melodi oluşturdu.

Meryem Magdalena

İsa’nın hemen sağında – 12 havarinin fiili başı ve İsa’nın kendi sözleriyle “kilisesini üzerine kuracağım kaya” olan Aziz Petrus’un bulunmasını bekleyebileceğimiz yerde – yere çökmüş gözleri ve tarifsiz bir hüzün ifadesiyle İsa’nınkini yansıtan, baygın, uzun saçlı, androjen bir figür var. Resmi olarak bu, en genç havari olan ve (en azından kendi İncilinde) “İsa’nın sevdiği öğrenci” olarak anılan Aziz Yuhanna’dır. Ama bu narin, kederli figür gerçekten Aziz Yuhanna mı?

Birçok bilim insanına göre, Leonardo’nun İsa’nın sağında oturttuğu kişi, Yahya ya da başka bir erkek değil, İsa’nın az sayıdaki kadın takipçisinden biri ve hem çarmıha gerilişinde hem de gömülmesinde hazır bulunan, ayrıca dirilişine ilk tanık olan tek havari olan Meryem Magdalena’ydı. İsa’nın sevdiği havari Yahya değil, oydu. İsa figürü ile iddia edilen Meryem Magdalena arasında “V” şeklinde bir şekil görüyoruz. Bu, bir kadının karnını simgeliyor.

Bütün bunlar gerçek ise o zaman şu soruyu günde getiriyor: Leonardo neden onu sadece başyapıtına dahil etmekle kalmayıp, aynı zamanda onu masanın en yüce konumuna yerleştirdi?

Son Akşam Yemeği tablosunu izleyen çoğu modern izleyici, Meryem Magdalena’yı Dan Brown’ın 2003 tarihli romanı Da Vinci Şifresi’ndeki rolünden tanır; bu roman, tablodaki figürün ona ait olduğunu iddia etmekle kalmaz, aynı zamanda onun ve İsa’nın cinsel bir ilişki yaşadığını da öne sürer. Ancak Meryem, Dan Brown’ın en çok satan kitabını yazmasından 500 yıl önce Leonardo da Vinci’nin Santa Maria delle Grazie Manastırı’nın yemekhanesinde çalıştığı dönemde bile Hristiyan kilisesinde merkezi ve tartışmalı bir figürdü. Dört “kanonik” incilde (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) İsa’nın annesi dışında hiçbir kadından daha fazla ve diğer havarilerin çoğundan daha sık anılır. Yuhanna İncili’nde, dirilmiş İsa’yı ilk gören tek kişi odur ve İsa tarafından diğer havarilere dirilişini bildirmek üzere gönderilir; bu da ona “havarilerin havarisi” statüsünü kazandırır.

Dan Brown’ın romanının iddia ettiği gibi, İsa ve Meryem Magdalena’nın alışılmadık derecede yakın ilişkisinin evlilikle ve hatta çocuklarla sonuçlanıp sonuçlanmadığı kanıtlanmamıştır. Ancak, Leonardo’nun aynı zamanda olağanüstü bir bilgin olduğu ve Meryem’in, duvar resminin ilk olarak yapıldığı Dominiken Tarikatı’nın hamisi olduğu göz önüne alındığında, teolojik olgunluğundan, kendisine sipariş veren tarikata olan bağlılığından veya sadece muzipliğinden dolayı, havarilerin kriz anını tasvir ederken onu da dahil etmesi ve aralarında İsa’nın öğretilerini “en iyi anlayan” kişinin korku, şok veya inançsızlıkla tepki vermeyen tek kişi olması hiç de düşünülemez bir şey değildir.

Yılan balığı mı, ringa balığı mı?

Da Vinci’nin yiyecek seçimi de tartışılan konular arasındadır. Masadaki balığın ringa balığı mı yoksa yılan balığı mı olduğu konusunda tartışırlar, çünkü her birinin kendine özgü sembolik bir anlamı vardır. İtalyancada yılan balığı kelimesi “aringa”dır. Benzer bir kelime olan “arringa” ise beyin yıkamak anlamına gelir. Kuzey İtalyan lehçesinde ringa balığı kelimesi “renga”dır ve bu da dini inkar eden birini tanımlar. Bu, İsa’nın havarisi Petrus’un kendisini tanımadığını inkar edeceğine dair İncil’deki kehanetiyle örtüşmektedir.

Öğrencilerinin kopyaları..

Da Vinci’nin Giampietrino da dahil olmak üzere üç öğrencisi, 16. yüzyılın başlarında resminin kopyalarını yaptı. Giampietrino, şu anda Londra’daki Kraliyet Sanat Akademisi’nde bulunan tam ölçekli bir kopya yaptı. Tuval üzerine yağlı boya olan bu resim, eserin son restorasyonunda temel kaynak oldu. Andrea Solari tarafından yapılan ikinci kopya Belçika’daki Leonardo da Vinci Müzesi’nde, Cesare da Sesto tarafından yapılan üçüncü kopya ise İsviçre’deki Saint Ambrogio Kilisesi’nde bulunmaktadır.

Resmin, Da Vinci’nin öğrencisi Cesare da Sesto tarafından yapılan kopyası

Noel Ruhunu Uzatan Gelenek: Mum Bayramı

Epifani’nin geçmesiyle birlikte Noel mevsimi, gündelik hayatın ritmi içinde yavaş yavaş yerini sıradan zamana bırakır. Çocuklar yeniden okula döner, iş hayatı normale döner ve haftalar boyunca evleri ve sokakları aydınlatan ışıklar, süslemeler ve Noel ağaçları sökülerek bir sonraki yıla kadar saklanır. Ama bazı kültürlerde bu sürecin net tarihleri ve güçlü sembolik anlamları vardır.

Epifani ve “Resmî” Noel Sonu

Hristiyan geleneğinde 6 Ocak’ta kutlanan Epifani, İsa’nın dünyaya tanıtıldığı gün olarak kabul edilir. Özellikle İtalya’da bu tarih —ya da en geç 7 Ocak— Noel süslemelerinin kaldırılması için geleneksel bir eşik olarak görülür. Halk arasında “Epifani her şeyi alıp götürür” sözü, bu dönemin kapanışını açıkça ifade eder. Ancak bu yaygın uygulama, Noel mevsiminin tek ve evrensel sonu değildir.

Mum Bayramı (Candelmas): Noel Ruhunu Uzatan Gelenek

Daha eski ve derin bir geleneğe göre Noel sezonunun gerçek bitişi, 2 Şubat’ta kutlanan Mum Bayramıdır (İtalyanca adıyla Candelora). Bu gün, İsa’nın doğumundan 40 gün sonra Kudüs Tapınağı’na takdim edilmesini anımsatır. Aynı zamanda Katolik litürjisinde Meryem’in Arınma Günü ile örtüşür.

Bu bayramın merkezinde mumlar yer alır. Ayin sırasında kutsanan mumlar, yalnızca fiziksel ışığı değil; arınmayı, umudu ve ilahi aydınlanmayı simgeler. “Candelora” adının halk arasında benimsenmesi de bu güçlü sembolizmden kaynaklanır.

Kırk Günlük Bekleyişin Anlamı

Mum Bayramı geleneğine göre Noel süslemelerinin 2 Şubat’a kadar kaldırılmaması tesadüf değildir. Kırk gün, Kutsal Kitap’ta sıkça karşılaşılan bir hazırlık ve dönüşüm süresidir. Bu bağlamda İsa’nın tapınakta sunulması, onun bebeklik döneminin sona erdiğini ve dünyadaki yaşamının gerçek anlamda başladığını simgeler.

Bu nedenle Noel ağacı ve süslemeler, yalnızca estetik unsurlar değil; kutsal zamanın ev içindeki yansımalarıdır. Mum Bayramı’na kadar yerlerinde kalmaları, Noel’in huzurunu ve ışığını birkaç hafta daha yaşamaya izin verir.

Işıkla Veda

2 Şubat’ta süslemelerin kaldırılması bilinçli bir vedadır. Mum Bayramı, sembolik olarak evlere ışık getirir; Noel’e teşekkür ederek, sakin ve dengeli bir biçimde vedalaşmayı sağlar. Bu veda, aynı zamanda bir döngünün tamamlandığını ve bir sonraki Noel’e doğru umutla bakılabileceğini hatırlatır.

Kırk Gün Yasası ve Meryem’in Arınması

Yahudi yasalarına göre (Levililer Kitabı), bir kadın erkek çocuk doğurduktan sonra kırk gün boyunca ritüel olarak “arınma süresi” içindeydi. Bu sürenin sonunda anne, Tapınak’a giderek arınma sunusunu Tanrı’ya sunardı. Meryem, Hristiyan inancına göre günahsız kabul edilmesine rağmen, yasaya itaat ederek bu geleneği yerine getirir. Bu yönüyle Meryem’in arınması, yalnızca biyolojik ya da ritüel bir temizlik değil; itaatin, alçakgönüllülüğün ve Tanrı yasasına bağlılığın sembolü olarak yorumlanır. Bu nedenle 2 Şubat, Katolik litürjisinde“Meryem’in Arınma Günü” olarak anılır ve Meryem’in rolünü merkezine alan önemli bir kutsal gündür.

Hz. İsa’nın Tapınak’ta Takdimi

Aynı gün, Yahudi geleneğine göre ilk doğan erkek çocuk Tanrı’ya ait kabul edilir ve Tapınak’ta sembolik olarak O’na sunulurdu. Meryem ve Yusuf, Hz. İsa’yı Kudüs Tapınağı’na getirerek bu yükümlülüğü yerine getirirler. Bu sahne, İsa’nın yaşamındaki ilk kamusal kutsal eylem olarak görülür.

Tapınakta yaşlı Simeon’un İsa’yı kucağına alarak onu “ulusların ışığı” olarak tanımlaması, Mum Bayramı’nın ışık sembolizminin temelini oluşturur. Simeon’un sözleri, İsa’nın yalnızca İsrail için değil, tüm insanlık için bir aydınlanma kaynağı olduğuna işaret eder.

Bu iki olay —Meryem’in arınması ve İsa’nın Tapınak’ta takdimi— teolojik olarak geçiş fikrini temsil eder: Doğumdan kamusal yaşama geçiş, kutsal aile içindeki bebeklikten, dünyaya sunulan Mesih kimliğine geçiş, Noel’in içe dönük, sakin neşesinden; ışığın dünyaya yayılmasına doğru bir hareket Bu nedenle Mum Bayramı’nda kutsanan mumlar yalnızca Mesih’i simgelemez; aynı zamanda evlere taşınan kutsal ışığı, karanlık mevsimin sonuna yaklaşmayı ve ruhsal berraklığı temsil eder.

Noel Mevsiminin Teolojik Son Noktası

Bu bağlamda 2 Şubat, Noel döneminin yalnızca folklorik değil, teolojik olarak da tamamlandığı gün kabul edilir. İsa’nın çocukluk döneminin sembolik sonu ve dünyaya “takdim edilmesi”, Noel anlatısının doğal kapanışını oluşturur. Noel ağacının ve süslemelerin bu tarihe kadar kaldırılmaması, bu kutsal zamanın bilinçli bir şekilde sonlandırılması anlamına gelir.

Karanlıkların ve karanlık kişilerin sonu gelsin… Yeryüzündeki bütün evlere, ülkelere ışıklar dolsun…

25 Yılda Bir Gelen Davet: Jübile Yılı

Roma’dan bir Jübile Yılı daha geçti. Kiliseler, meydanlar ve bazilikalar geçici sahnelere dönüştü. Katolik dünyasında her 25 yılda bir yaşanan bu dönem, dinden bağımsız bir perspektifle okunduğunda bile insanlığın zamana verdiği en anlamlı cevaplardan biri olarak görülebilir: durmak, hatırlamak ve yeniden anlamlandırmak.

Katolik dünyasında her çeyrek yüzyılda bir kutlanan Jübile Yılı’nın Kutsal Kapısı’nı açmak, 2025 yılında Papa Francesco’ya nasip oldu. Jübile, Papa Francesco tarafından speranza — umut — temasıyla başlatıldı. Bu başlık rastlantısal değildi. Savaşların, iklim krizinin, derinleşen eşitsizliklerin ve yalnızlığın belirlediği bir çağda Papa Francesco, insana yaklaşarak konuşmayı seçti.

Bir yıl boyunca “umut” temasıyla kutlanan Jübile Yılı’nı kapatmak ise Papa Leo’ya kısmet oldu. Kutsal Kapı’nın kapanmasıyla bu dönem resmen sona erdi. Ancak kapanan yalnızca taşla çevrili bir açıklık değildi; 25 yıl boyunca biriken umutların, pişmanlıkların, beklentilerin ve sessiz duaların ritüel zamanı da tamamlanmış oldu.

Belki de Jübile’nin en kalıcı sanatı tam olarak burada yatar: açılan kapılar, kapanan kapılar… Antik tapınaklardan Orta Çağ portallerine, modern sanatın “eşik” kavramına kadar kapı, geçişin ve dönüşümün en güçlü simgelerinden biridir. Bu yönüyle Kutsal Kapılar, çağdaş sanatın ilgi alanına giren pek çok temayı içinde barındırır: eşik, geçiş, tekrar, arınma ve dönüşüm.

Açılış ve kapanış ritüelleri sırasında bireyin kendine, toplumun vicdanına ve insanlığın ortak kaderine yönelttiği sessiz ama güçlü soru şudur: “Hayatımı nasıl yaşıyorum ve nasıl yaşamak istiyorum?”

Jübile’nin kökleri binlerce yıl öncesine uzanır. Eski Ahit’te anlatılan “özgürleşme yılı”, borçların affedildiği, kölelerin serbest bırakıldığı ve toprağın dinlendirildiği bir toplumsal toparlanma anıdır. Hristiyanlık bu fikri devralır ve ona yeni bir boyut kazandırır.

Orta Çağ’dan bu yana Jübile, Roma’yı yalnızca bir hac merkezi değil, aynı zamanda umutla örülü bir buluşma noktasına dönüştürür. 25 yıllık döngü tesadüf değildir; amaç, her kuşağın hayatında en az bir kez bu çağrıya kulak verebilmesidir.

Kutsal Kapılar

Jübile denince akla gelen ilk görüntü, Roma’daki büyük bazilikaların Kutsal Kapılarıdır. Normalde kapalı olan bu kapılar yalnızca Jübile Yılı’nda açılır. Ancak asıl mesele kapının kendisi değildir. O kapıdan geçmek, sembolik olarak yükleri geride bırakmayı ve yeni bir eşiğe adım atmayı temsil eder. Günlük hayatın hızına alışmış modern insan için bu ritüel, yavaşlamanın ve içe dönmenin nadir anlarından biridir.

Jübile Yılları boyunca Roma’nın sokakları, meydanları ve kiliseleri yalnızca kalabalıklarla değil, sanatla da konuşur. Bu yıl da durum farklı değildi. Michelangelo’nun freskleri, Bernini’nin sütunları ve sayısız isimsiz ustanın dokunuşları ortak bir temayı fısıldadı: İnsan kırılgandır, ama umutsuz değildir.

Belki de Jübile’nin en evrensel tarafı burada ortaya çıkar. Dindar olsun ya da olmasın, her insan benzer sorularla yüzleşir: Ne kadarını affedebildim? Neyi erteledim? Nerede yeniden başlamaya cesaret edebilirim? Jübile bu sorulara hazır cevaplar sunmaz. Ancak şunu hatırlatır: Hayat yalnızca ilerlemekten ibaret değildir; bazen bilinçli bir şekilde durabilmeyi de gerektirir.

Jübile Yılı Hristiyan dünyasında köklü bir gelenek olabilir; fakat taşıdığı mesaj evrenseldir. Umut, her zaman yeniden inşa edilebilir. Kutsal Kapı’nın kapanışı, bu umudun artık mekânlara değil, insanlara emanet edildiğini ilan eder. Belki de bu yüzden Jübile’nin en güçlü sanatsal ifadesi, tam da kapanış anında saklıdır.

Gelecek Jübile yılı, İsa’nın Çarmıha Gerilişi ve Dirilişinin 2000. yıl dönümünü kutlamak üzere 2033’te gerçekleşecek: Kurtuluş Jübilesi.

La Befana: Pagan Ritüellerden Kent Meydanlarına

6 Ocak bir kış gecesidir. Ne tam karanlık, ne tam aydınlık. Yılın artık yaşlandığı, zamanın ağırlaştığı bir gecedir bu. Ayakkabıları kırık bir kadın belirir çatılarda. Süpürgesine yaslanır. Acele etmez. Çünkü onun gelişi, saatlerle değil, döngülerle ölçülür. İtalya’da çocuklar bu geceyi bilir. 6 Ocak gecesi, fısıltıyla başlayan bir tekerleme dolaşır evlerde: “La Befanageceleri kırık ayakkabılarla gelir…”

İtalya’da çocukların 6 Ocak gecesi söylediği bu masum tekerleme, aslında bugünden antikdöneme kadar uzanan koridorun kapısını açan sihirli bir cümledir.

Çünkü Befana, Hristiyanlık öncesi pagan gelenekler ile Hristiyan dinsel anlatıların iç içe geçtiği simgesel bir figürdür. Kökenleri büyük ölçüde Roma öncesi ve Roma dönemi pagan inançlarına dayanan bu figür, yalnızca folklorik bir karakter olmanın ötesinde; zaman, mevsim döngüsü, hasat sonrası arınma, toprağın yeniden doğuşu, eski yılın kapanışı ve yenilenme kavramlarını temsil eden çok katmanlı bir kültürel anlatıdır.

“Befana” adı, Yunanca Epipháneiadan türeyen Epifania sözcüğünün halk dilinde dönüşmüş halidir. Hristiyanlıkta 6 Ocak, Tanrı’nın dünyaya tezahür ettiği Epifani Günü olarak kutlanır. Ancak Befana figürü, bu dinsel çerçevenin çok ötesine, antik dünyanın zaman anlayışına uzanır. Bu tarih, Hristiyanlık öncesi Avrupa kültürlerinde de yılın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmiştir. Tarımsal toplumlarda bu dönem, eski yılın tamamlanması ve yeni döngünün başlaması anlamına gelir. Befana bu bağlamda, geçen yılın bilgeliğini taşıyan yaşlı bir figür olarak sembolleştirilir.

Pagan Zamanlar: Uçan Kadınlar ve Bereket Ritüelleri

Antik Roma’da, Kış Gündönümü’nden sonraki on iki gece, doğanın ölümü ve yeniden doğuşu onuruna ritüellerle geçirilirdi. Bu gecelerde: Tarlaların üzerinde uçtuğuna inanılan dişi varlıklar, toprağı gelecek hasat için yatıştırır, insan ile doğa arasındaki kozmik dengeyi yeniden kurardı. Bu varlıklar kimi zaman Diana, kimi zaman Satìa (doygunluk) olarak adlandırılır; kimi zamansa isimleri bile netleşmeden kolektif inançta yaşamaya devam ederdi. Saturnalia ve benzeri yıl sonu festivallerinde yaşlı kadın figürleri, toprağın ve zamanın bilgeliğini temsil ederdi. Antik Roma’da Befana’nın süpürgesi, yalnızca uçma aracı değil; eski yılın olumsuzluklarını süpürüp temizleme metaforuydu. Süpürge üzerinde uçan kadın imgesi, işte bu pagan dönemden bugüne uzanan bir figürdür.

Yaşlılık, Paçavralar ve Bilgelik

Befana’nın yaşlı, yoksul ve yıpranmış bir kadın olarak tasvir edilmesi tesadüf değildir. Bu figür: Sona eren eski yılı, kışın durağanlığını, tükenmiş ama deneyimle dolu zamanı bedeninde taşır. Kırık ayakkabılar ve eskimiş giysiler, maddi yoksulluktan çok zamansal aşınmayı anlatır. Befana güzelleştirilmez; çünkü o, gitmesi gerekeni temsil eder.

Hediyeler, Kömür ve Roma’nın Gölgesi

6 Ocak’ta hediyeler verilmesi geleneği de köklüdür. Antik Roma’da Strènia onuruna yapılan armağanlaşma, yeni yılın bereketini simgelerdi. Bugünkü strenna (hediye) kavramı buradan gelir. Befana’nın çocuklara: Tatlılar bırakması ödülü, Kömür bırakması ise ahlaki uyarıyı sembolize eder. Bu kömür çoğu zaman şekerdendir; çünkü amaç cezalandırmak değil, toplumsal normu hatırlatmaktır.

Hristiyanlık, pagan ritüelleri yasaklarken Befana’yı tamamen silemez. Bunun yerine, onu yeniden yazar. Katolik anlatıya göre: Üç Bilge, Beytüllahim yolunda yaşlı bir kadından yardım ister. Kadın inançsızlıkla onları reddeder. Sonradan pişman olur ve İsa’yı aramak için yola çıkar. Bu yolculukta evlere hediyeler bırakır. Çok dolaştığı için giysileri eskir. Fakirdir. Ayakkabıları yıpranır. İşte bu nedenle, Orta Çağ’dan itibaren evlere çorap ve ayakkabı asma geleneği yayılır. Bu anlatı, Befana’yı gecikmiş ama samimi inanç, tövbe ve merhamet sembolü hâline getirir. Pagan figür, bu şekilde Hristiyan anlatı içine entegre edilmiştir.

Bölgesel Kutlamalar ve Canlı Gelenekler

Befana geleneği, yüzyıllar içinde İtalya’nın her bölgesinde farklı biçimler almıştır:

Roma: Roma’da 19. yüzyıldan bu yana Befana, meydanları ele geçirir. Şeker tezgâhları, kuklalar ve geçici pazarlar, kentsel hafızayı canlı tutar. Roma’da şenliklerin merkezi PiazzaNavona’dır.

Friuli: Yeni yılı karşılamak için Il Penevin adlı büyük şenlik ateşi yakılır. Alevlerin yönü ve kıvılcımların yüksekliği, yılın nasıl geçeceğine dair kehanetler için yorumlanır.

Venedik: Yaklaşık 30 yıldır düzenlenen La Regata della Befana’da, kürekçiler Befanakostümleriyle yarışır; Rialto Köprüsü’ne ilk ulaşan kazanır.

Urbania (Pesaro–Urbino): Befana’nın “resmî şehri” kabul edilir. 2016’dan beri çocukların mektup bıraktığı Befana Postanesi vardır. Çan kulesinden yapılan Befana’nın uçuşu, İtalya’daki en görkemli gösterilerden biridir.

Befana, nihayetinde: Eski yılın bitişini, kötülüklerin süpürülüp götürülmesini, yeni yıla arınarak girilmesini temsil eder. Eski yılın yüklerini alıp götüren bir figürdür. O yaşlıdır, yıpranmıştır ve bu yüzden gitmesi gerekir. Ardında ise yer açar: yeni yıla, yeni zamana, yeni umuda… Eğer tüm olumsuzlukları alıp götürüyorsa, başımızın üzerinden uçmasına izin vermeliyiz. Ve elbette… çok şeker ve biraz kömür umuduyla.

Roma İmparatorluğu’nun İzleri

Palatinus Tepesi: Roma İmparatorluğu’nun Başlangıç Noktası

Roma İmparatorluğu çoğu zaman mermerle, lejyonlarla ve zafer taklarıyla hatırlanır. Oysa bu imparatorluk, görkemli yapılardan değil, toprağa açılmış birkaç direk deliği üzerinde yükselir. Roma’nın efsaneleşmiş başlangıcının ardında, bu mütevazı izler vardır. Bu izlerin bulunduğu yer ise Palatinus Tepesi’dir.

Palatinus Tepesi, Roma’nın kalbini oluşturan yedi tepenin en merkezi olanıdır . Roma mitolojisinde burası, Romulus’un Roma şehrini kurduğu yerdir. Ayrıca Roma imparatorlarının imparatorluğun yıkılışına kadar yaşadığı yerdir. İtalyan başkentinin en eski bölgelerinden biridir ve bu nedenle tarihle doludur. Arkeolojik veriler, MÖ 10. yüzyıldan itibaren kesintisiz yerleşimi yalnızca burada gösterir. Diğer tepeler daha sonra, Palatinus merkezli büyümenin sonucu olarak sisteme eklenir.

Palatinus, Roma’nın en eski yerleşim alanı olarak kabul edilir. İlk kuruluş yeri olarak çok idealdir. Ne çok yüksek ne çok alçaktır. Ne tamamen izole ne de tamamen açıktır. Yakınında Tiber Nehri vardır; bu nehir hem ulaşım sağlar hem de doğal bir sınır oluşturur. Ancak tepe, taşkın riskinden etkilenmeyecek kadar yüksektedir. Yani erken dönem toplulukları için ideal bir yerdedir. Tarım alanlarına erişimi vardır. Nehir ticaretine yakındır. Savunulabilir bir konumdadır. Yani Roma, baştan itibaren fetih için değil; yaşamak, tutunmak ve sürdürmek için uygun bir noktada doğmuştur. Bu nedenle burada başlayan şey bir “kent projesi” değil, kalıcı olma çabasıdır.

Arkeolojik veriler, burada MÖ 10. yüzyıldan itibaren küçük, dağınık ve savunmasız bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Burada bulunan kalıntılar, büyük yapılar ya da ayakta duran duvarlar değildir. Arkeologların karşılaştığı şey, binlerce yıl önce ahşap direklerin toprağa saplandığı izlerdir. Bu izler, sazdan ve ağaçtan yapılmış kulübelerin yerini ele verir. Yani Roma, ilk ortaya çıktığında bir imparatorluğun başkenti değil; küçük, sade ve kırılgan bir köy yerleşimidir.

Palatinus’taki erken yerleşim, ne aristokratik bir merkezdir ne de gelişmiş bir şehir. Aksine, pastoral yaşamla geçinen, eşitlikçi sayılabilecek küçük grupların kullandığı bir tepedir. Bulunan seramikler de bunu doğrular: el yapımı, kaba ve işlevseldir. Lüks tüketim izine rastlanmaz.

Antik kaynakların “Romulus’un Evi” olarak adlandırdığı yapı da yine Palatinus’tadır. Arkeolojik açıdan bu yapının tek bir kişiye ait olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak dikkat çekici olan, aynı noktada yüzyıllar boyunca süren bilinçli bir koruma ve onarım pratiğidir. Bu durum, Roma toplumunun çok erken bir dönemde geçmişini kutsallaştırma ve maddi hafıza üretme eğilimine girdiğini gösterir. Başka bir deyişle, Roma yalnızca tarih yazmamış, tarihi mekan üzerinden inşa etmiştir.

Bugün Palatinus’u ziyaret eden biri, göz kamaştırıcı kalıntılarla karşılaşmaz. Ne devasa sütunlar ne de ayakta duran tapınaklar vardır. Bunun yerine, taşla çevrilmiş dairesel zemin izleri, bilgilendirme panoları ve stratigrafik kesitler görülür. Palatinus, seyirlik değil; okunması gereken bir arkeoloji alanıdır. Anlam, ancak kazı raporları, plan çizimleri ve müze materyalleriyle birlikte kavranabilir.

Palatinus’un önemi tam da burada yatar. Roma’nın yükselişini bir “medeniyet mucizesi” olarak değil, yavaş, yerel ve çoğu zaman belirsiz bir sürecin sonucu olarak görmemizi sağlar. İmparatorluk fikri, Palatinus’ta doğmaz; fakat imparatorluğu mümkün kılan süreklilik, yer seçimi ve hafıza üretimi burada başlar.

Şehrin Işıkları:

Maviye Boyanmış Bir Rüya: Volare ve Domenico Modugno

Sanırım böyle bir rüya bir daha geri dönmeyecek.

Ellerimi, yüzümü maviye boyadım.

Rüzgarın sesini duydum önce,

sonra kendimi gökyüzüne bırakırken buldum.

Uçuyordum…

Şarkı söylüyordum…

Mavinin içine karışmıştım.

Ve orada, o mavinin içinde, mutluydum.

Bazı şarkılar vardır; bir dönemi değil, bir hissi anlatır. Zaman geçse de eskimez, aksine derinleşir. Volare (Nel blu dipinto di blu) tam da böyle bir şarkı. En mutlu anlarımızda bize eşlik ettiği gibi, en zor zamanlarımızda da sessizce omzumuza dokundu. Yıllar geçti, dünya değişti, ama o şarkı hep aynı yerden çaldı: içimizden.

Pandemi günlerinde bile, pencereden gökyüzüne bakarken ya da eski bir fotoğrafın kenarında, Volare’yi mırıldandık. Kimi zaman mutluluktan uçtuk, kimi zaman acıdan biraz olsun uzaklaşmak için. Çünkü bu şarkı, yalnızca dinlenmez; hatırlanır.

Dünya, onu ilk kez Domenico Modugno’nun sesinden duydu.

1928 yılının bir ocak sabahında, denize bakan beyaz evleriyle küçük ve sakin bir kasabada doğdu Modugno. Polignano a Mare’de… Dalgaların sesinin hayatın ritmine karıştığı bir yerde. Belki de bu yüzden, şarkılarında deniz hep vardı; rüzgar, yolculuk ve uzaklara bakma hissi hep hissedilirdi.

Babası Cosimo, San Pietro Vernotico’da (BR) Belediye Muhafız Birliği komutanıydı. Modugno, küçük yaşta gitar ve akordeon çalmayı öğrendi ve müziğe olan büyük tutkusunu miras aldı; 15 yaşında ilk şarkısını besteledi.

Olağanüstü, etkileyici bir sesi vardı. Ve çok yetenekliydi. Modugno önce gitar, sonra da gençlik yıllarında akordeon çalmayı öğrendi ve ilk şarkılarını 1945’te yazdı, ancak hiç kaydetmedi. İki yıl sonra, babasının haberi olmadan Torino’ya taşındı. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra bıyık bıraktı ve akordeoncu olarak serenatlar çalmaya başladı.

Müzik, onun hayatına çok erken girmişti. Gitar, akordeon, sonra ses… Güçlü ama kırılgan, coşkulu ama hüzünle iç içe bir ses. Henüz genç yaşlarda yazdığı ilk şarkılar, kayda girmedi belki ama yolunu çizdi. Evden gizlice ayrılıp Torino’ya gittiğinde, cebinde büyük hayallerden başka pek bir şey yoktu. Ama akordeonuyla serenatlar çalarken, hayatın tam ortasında durmayı öğrendi.

Sanat kariyerine Roma’da başladı ve 1951’de Centro Sperimentale di Cinematografia’ya katılarak film ve tiyatroda çalışmaya başladı. Eduardo De Filippo’nun “Filumena Marturano” filminde ve 1952’de De Robertis’in “Carica eroica” filminde, küçük bir kıza “Ninni” söyleyen bir Sicilyalı asker rolünde yer aldı. “Sicilyalı Modugno” efsanesi bu bölümden doğdu. Yine 1952’de Molière’in “Burjuva Beyefendi” oyununda (Tatiana Pavlova Topluluğu) “genç oyuncu” olarak sahne aldı ve Zampa’nın “Anni facili” (1953) filminde ve Giorgio Pàstina’nın “Questa è la vita” (1954) filminde Turi Pandolfini ve Franca Gandolfi ile birlikte “La giara” bölümünde rol aldı. 1953’te “Trampolino” adlı radyo müzik yarışmasına katıldı ve daha sonra Frank Sinatra onuruna düzenlenen “Radioclub” programında yer aldı.

Roma yılları, Modugno’nun kendini aradığı ve bulduğu yıllardı. Sinema, tiyatro, radyo… Hangi mecraya dokunsa, orada iz bırakıyordu. Sahnedeyken rol yapmıyor gibiydi; sanki yaşadıklarını anlatıyordu. Sicilyalı asker rolüyle anılmaya başlaması boşuna değildi. O, İtalya’nın güneyini, halkını ve hikayelerini sesiyle taşıyordu.

Şarkıları da böyleydi. Madenciler vardı; karanlıkta çalışan, umutlarını toprak altında bırakan insanlar. Balıkçılar vardı; denize her açılışta geri dönüp dönemeyeceklerini bilmeden. Kılıç balıkları, ton balığı avları, kör kalan atlar… Bunlar masal değil, hayattı. Modugno, o hayatı süslemeden ama sevgiyle anlattı.

1958’de her şey değişti. Nel blu dipinto di blu sahneye çıktığında, yalnızca bir yarışma kazanılmadı; bir çağ açıldı. Şarkı başladığında insanlar şaşırdı, sonra gülümsedi, sonra uçtu. “Volare” artık sadece bir kelime değil, bir duyguydu. Dünya bu duyguyu sahiplendi. Diller değişti, his değişmedi.

Broadway’de çaldı, radyolarda yankılandı, evlerin içine girdi. Ödüller geldi, alkışlar büyüdü. Ama Modugno’nun sesi, hep aynı yerden gelmeye devam etti: içten.

Yıllar geçti. Yeni şarkılar, yeni sahneler, yeni başarılar… Ama o mavi rüya hiç kaybolmadı. Sağlık sorunları yaşadı, hayatın sert yüzüyle karşılaştı. Yine de şarkı söylemekten vazgeçmedi. Çünkü bazı insanlar için müzik, bir meslek değil; bir varoluş biçimidir.

1994’te aramızdan ayrıldığında, geride sadece plaklar ve ödüller bırakmadı. Bir his bıraktı. Gökyüzüne bakınca akla gelen bir melodi. Eski bir radyodan yükselen tanıdık bir ses.

Domenico Modugno yaşıyor…

Bir yaz akşamında, deniz kokusunda…

Bir anı defterinin arasında…

Ve her “Volare” dendiğinde,

biraz daha maviye boyanmış bir gökyüzünde.

Akdeniz’in Melodisi: San Remo

Akdeniz kıyısında, palmiyelerin şarkılar fısıldadığı zarif bir sahil şehrindeyiz. Müzik, tarih ve sanatın iç içe geçtiği San Remo’da. “Roma Meydanı” ekibi olarak trenden indiğimizde şehir henüz uyanmamıştı; Akdeniz kıyıya sessizce dokunuyor, palmiyeler adeta rüzgarın sesini fısıldıyordu. Maria, “Burası kesinlikle aceleye gelmeyen bir yer. Piano piano – yavaş yavaş yaşayacağız,” diye fısıldadı. Angela gülümsedi: “Her zaman öyle yapmıyor muyuz?”

Biz de Ligurya bölgesinin kıyısında uzanan San Remo’da piano piano yola düştük…

İtalya’nın kuzeybatısında yer alan San Remo; ılıman iklimi, zengin kültürel yaşamı ve müzikle özdeşleşmiş kimliğiyle tanınan köklü bir sahil kenti. Palmiye ağaçlarıyla çevrili sahil yolu, plajları ve Akdeniz manzarası kenti cazip kılan unsurların başında geliyor.

Tarih boyunca aristokratların, sanatçıların ve entelektüellerin uğrak noktası olan San Remo, günümüzde de kültür, sanat ve turizmin iç içe geçtiği önemli bir merkez olma özelliğini koruyor. San Remo denince akla ilk gelenlerden biri kuşkusuz müzik. 1951’den bu yana düzenlenen Festival di Sanremo, İtalya’nın en prestijli müzik etkinliği olarak kabul ediliyor. Festival yalnızca bir yarışma değil; İtalyan popüler müziğinin nabzını tutan, kuşaklar arası bir kültürel gelenek. Her yıl kent, sanatçılar ve müzikseverlerle dolup taşıyor; San Remo adeta dev bir sahneye dönüşüyor. Tiyatro, konser ve sergi etkinlikleri ise yıl boyunca devam ediyor. Kentteki sanat galerileri ve kültür merkezleri, geçmişten bugüne uzanan çok sayıda esere ve etkinliğe ev sahipliği yapıyor.

San Remo’nun tarihi Antik Roma dönemine dek uzanıyor. Orta Çağ’da Ligurya ticaret ağının önemli bir parçası olan kent, özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa aristokrasisinin gözde sayfiye merkezlerinden biri olmuş. Bu dönemde Rus, İngiliz ve Alman soyluların ilgisi artmış; görkemli villalar, bahçeler ve oteller inşa edilmiş.

“Riviera dei Fiori – Çiçekler Rivierası” olarak bilinen sahil şeridinin merkezinde yer alan şehirde yıl boyunca ılıman bir iklim hüküm sürüyor. Uzun sahil yürüyüşleri, bisiklet yolları, marinada sıralanan tekneler ve Ligurya mutfağının taze deniz ürünleri şehrin yaşam kalitesini üst seviyelere taşıyor. Zeytinyağlı yemekler ve yerel şaraplar da bu cazibenin ayrılmaz bir parçası. Tüm bunlar San Remo’yu hem dinlendirici hem de sofistike bir tatil merkezine dönüştürüyor. Burada zaman gerçekten de acele etmeden; manzaranın, müziğin ve lezzetin tadı çıkarılarak yaşanıyor.

Sabahın Sessiz Tanıkları

Liman tarafında, teknesinin halatını çözen yaşlı bir balıkçıyla karşılaştık. Günaydın dedikten sonra, “acelem var” der gibi denizi işaret etti. Ardından bir tekne motorunun sesi duyuldu. Andrea, her sabah aynı saatte denize açılıyor. Yüzünde rüzgarın ve tuzun derin izleri var. “Aile mirası,” diyor; “dedemden babama, ondan da bana.” Turistler uyanmadan önce denizle baş başa kalmayı seviyormuş. Ona göre şehre anlamını veren şey, denizin kokusu.

La Pigna: Taşların Hafızası

Şehir henüz kalabalıklaşmamışken, zamanın yavaşladığı bir yere yöneldik. Yukarı doğru yürüdükçe sokaklar daraldı, sesler azaldı. Orta Çağ’dan günümüze ulaşan La Pigna’da zaman başka türlü akıyor. Sarazen korsanlarından korunmak için çam kozalağı şeklinde inşa edilen bölgeye bu nedenle La Pigna adı verilmiş. Dar sokaklar labirent gibi; taş merdivenler ve kemerli geçitler, yüzlerce yıl öncesinden bugüne uzanan ayak izlerini taşıyor. Pencerelerden sarkan çamaşırlar, yaşanmışlığın sessiz tanıkları.

Pigna’nın tepesinde, şehre hakim olan Kraliçe Elena Bahçeleri bulunuyor. 1754 yılında, bir Ceneviz kalesinin bulunduğu yerde inşa edilmiş olan bahçeler, 1887’de Sanremo’yu vuran depremden sonra Pigna’nın bazı bölgelerinin yıkılmasından sonra genişlemiş. Bir dizi terastan oluşan ve merdivenlerle birbirine bağlanan bahçeler, antik şehir merkezinin çatılarına ve deniz manzarasına eşsiz bir bakış sunuyor.

Biraz daha gayret edip şehrin sembolü Madonna della Costa Tapınağı’na ulaşıyoruz. Sanremohalkının Doria’nın feodal boyunduruğundan kurtuluşunu kutlamak için zincirleri tapınağa sürüklediği Zincir Bayramı anısına inşa edilen bu tapınağı karşımızda görünce bütün yorgunluğumuzu unutuyoruz.

Dönüşte kapısının önünü süpüren Assunta ile selamlaşıyoruz. Şehri festival öncesinde keşfegeldiğimizi öğrenince bizi bir sabah kahvesine davet etti. Bu sokaklar onun için bir dekor değil; hayatın ta kendisiydi. Penceresinden aşağı baktığında çocukluğunu görüyordu: oynanan oyunları, bağıran anneleri, annenin fırlatılan terliklerini, akşamüstü çan seslerini… “Bu sokaklar konuşur,” dedi, “ama dinlemek için yavaş yürümek gerekir.” Ona göre San Remo’nun geçmişi müzelerde değil, halen yaşayan bu mahallede saklıydı.

Zarafetin Mimari Karşılığı

Öğleye doğru şehir aşağıda canlanmaya başladı. Sahil yolunda kafeler doluyor, marinada teknelerin direkleri rüzgarla hafifçe sallanıyordu. San Remo, zarif bir Akdeniz kadını gibi; ne aceleci ne gösterişli, ama bakışlarıyla kendini hemen fark ettiriyor. Bu zarafetin mimari karşılığı ise kuşkusuz Casino di Sanremo. Art Nouveau çizgileriyle geçmiş yüzyılın ihtişamını bugüne taşıyan yapı, yalnızca bir casino değil; kentin sosyal belleği. 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bina, yıllar boyunca konserlere, galalara ve kültürel etkinliklere ev sahipliği yapmış.

Öğle saatlerinde sahile indik. Küçük bir kafede espresso içerken masaların nasıl dolup taştığını izledik. Burada insanlar şehri tüketmiyor; ona karışıyor. Servis yapan Gabriela’ya göre masalarda oturanlar değişiyor ama hikayeler hep aynı kalıyordu. “Çok hikayebiriktirdim,” dedi gülerek. “Kimi bir gün kalır, kimi bir ömür.” Gidenler de kalanlar da bu manzarada huzur buluyordu.

San Remo’nun Kültürel Katmanları

Bir sokak köşesinde, altın kubbeleriyle Rus Ortodoks Kilisesi karşımıza çıktı. Rus Çariçesi Maria Aleksandrovna’nın 1874’te bir süre burada yaşamasıyla, San Remo Rus aristokrasisi için de önemli bir durak haline gelmiş. Angela fısıldadı: “San Remo’nun bir zamanlar Avrupa aristokrasisinin kışlık sığınağı olduğunun kanıtı.”

Sessiz bir bahçe içinde yer alan Villa Nobel ise kentin bir başka önemli durağı. Emeklilik dönemini burada geçiren Alfred Nobel, Nobel Ödülleri’ne ilişkin vasiyetini bu villada kaleme almış. Neoklasik İtalyan mimarisi, Barok Fransız etkileri ve egzotik bitkilerle çevrili bahçesiyle yapı, 1985 yılında İtalyan ulusal anıtı ilan edilmiş.

San Remo’nun Arka Bahçesi

İkinci günün programı şehrin en modern bölümünde devam etti. İmparatoriçe Yolu boyunca yürüdük. Via Matteotti’deki kafe ve mağazaları dolaştık. Ve denize bakan birçok mekandanbirinde kahvaltımızı yaptık.

Sonrasında şehrin arkasında yükselen tepeleri keşfetmeye çıktık. Sahil yolu geride kaldıkça manzara değişti. Palmiye ağaçları yerini zeytinliklere bıraktı. İlk durak Bussana Vecchia’ydı. Depremle yaralanmış, sanatla ayağa kalkmış bir Orta Çağ köyü. Yıkık duvarların arasında atölyeler, rüzgârda sallanan heykeller… “Bussana terk edilmedi,” dedi bir sanatçı, “beklemeye alındı.”

Daha sonra bir başka Ortaçağ köyü Seborga’ya geçtik. Doğanın içinde yer alan bu küçük kasaba, gelenekleri, tarihi ve ilginçlikleriyle zengin. Ligurya mimarisinin küçük bir mücevheri olan San Martino Kilisesi, altında küçük bir içme suyu kaynağı bulunan ve Prens I. George’un prensliğin para birimi olan Luigini’yi bastığı Devlet Darphanesi’ne ev sahipliği yapan ortaçağ yapısı Palazzo dei Monaci ile 1700’den günümüze kadar yapılmış 130’dan fazla enstrümanın bulunduğu Müzik Aletleri Müzesi görülmeye değer yerler arasında yer alıyor.

Apricale’de zaman adeta duruyor. Köy, karakteristik dar sokakları, meydanı ve ana kilisesiyle büyüleyici bir güzelliğe sahip. Meydandaki bankta oturan yaşlı bir adam, hiçbir şey yapmamanın değerini hatırlatıyor.

Biraz ileride Dolceacqua, kemerli taş köprüsüyle karşımıza çıkıyor. Köprüden suya baktığımızda, yansıma bile tarih kokuyor. Küçük bir şarap dükkanında tadılan Rossese, bu coğrafyanın sessiz gücünü anlatıyor: gösterişsiz ama kalıcı.

Son durak Triora. Cadı yargılamalarıyla anılan bu köy, Ligurya’nın karanlık yüzüyle tanıştırıyor insanı. 1587 ile 1589 yılları arasında köy korkunç bir kıtlıkla boğuşuyormuş, çok sayıda insan ölüyormuş ve sakinler, bu korkunç olayın ancak cadıların işi olabileceğini düşünmeye başlamışlar. Taş evler birbirine sokulmuş, halen üşüyor gibiler… Ancak köyün güzelliği çok eski zamanlarda kalan bu karanlık sayfanın üzerini örtüyor…

San Remo; geçmişiyle gurur duyan, sanatıyla yaşayan ve Akdeniz ruhunu incelikle yansıtan bir şehir. Müzik festivallerinin coşkusu, tarihi sokakların dinginliği ve denizin mavisiyle birleşen bu kent, klasik bir tatil rotasının çok ötesinde kültürel bir deneyim sunuyor.

San Remo, “gel ve gör” demez; “gel, yavaşla ve hisset” der…

İtalyan Olmak: Piano Piano

Yeni bir yıla girerken, takvim yaprakları kadar hızlı değişen gündemlerin, bitmeyen hedef listelerinin ve aceleyle kurulan cümlelerin arasında durup düşünmek için iyi bir fırsat var. Belki de tam bu anda, biz İtalyanların yüzyıllardır gündelik hayata sızmış en sade ama en derin felsefesini hatırlamak gerekir: piano, piano.

Yani yavaş yavaş. Acele etmeden. Zamanla didişmeden.

İtalya’da hayat, ne geçmişin ağırlığı altında ezilerek ne de geleceğin belirsizliğine sığınarak yaşanır. Burada asıl mesele anı yaşamaktır; ama yüzeysel bir “anda kalma” çağrısından söz etmiyoruz. Bu, bir anı işlemek, ona emek vermek, onu sindirmek demektir. Tıpkı bir Rönesans ustasının freskini tek seferde değil, katman katman inşa etmesi gibi.

“Piano Piano”, bir işi yavaş ama kusursuz yapma felsefesinin cümleye kurulmuş halidir. Bu yüzden bu ifade yalnızca bir tempo önerisi değil, bir etiktir. Sabırla kurulan bir estetik anlayışın, ölçülü bir yaşam felsefesinin ifadesidir.

Gündelik hayatta ise karşımıza son derece sade anlarda çıkar. Aceleyle asansöre yetişmeye çalışırken, palazzo’daki yaşlı bir komşu gülümseyerek “piano piano” diye sesleniriz. Bu bir uyarı değildir; bir teselli, hatta küçük bir bilgelik aktarımıdır. Dünya senin hızına göre dönmek zorunda değil.

Akşam yemeklerimizin uzun sürmesi de bundandır. Biz piano piano yeriz. Sofra yalnızca yemek için değil, ilişki kurmak için vardır. Sohbetler uzar, tabaklar yavaşça boşalır, zaman masanın etrafında yumuşar. Burada amaç doymak değil; birlikte geçirilen anı çoğaltmaktır. Modern dünyanın “verimlilik” takıntısına karşı sessiz ama kararlı bir direniştir bu.

Dilimizde “piano” kelimesi birçok anlam taşır: yavaşça, nazikçe, dikkatlice, sessizce.

Tekrarlandığında ise bir süreci tarif eder: azar azar, sindirerek, acele etmeden.

Yağı yemeğe piano piano eklersiniz; hayatta bir yere de piano piano varırsınız. Yavaş ama emin adımlarla.

Bu ifade bir tavsiye olarak söylendiğinde anlamı daha da derinleşir:

Endişelenme. Kendine yüklenme. Zaman seninle çalışıyor.

Yeni bir eve taşınırken, yeni bir dile başlarken, hayatın belirsiz bir döneminde durakladığınızda, karşınızdaki kişinin “piano piano” demesi; kaygıyı küçümsemek değil, onu yumuşatmaktır. Çünkü bu iki kelime, kontrol edemediğimiz şeylerle barışmayı öğretir.

Ve elbette ikinci dilimiz devrededir: Ellerimiz. Avuç içleri yukarı kalkar, birkaç kez yavaşça aşağı ve ileri doğru iner. Bu jest, kelimelerin ötesinde bir şey söyler: Sakin ol. Hayat aceleye gelmez.

Kimse biz İtalyanlar için kaygılanmasın.

Biz yavaş yaparız; ama özensiz değil.

Ağır ilerleriz; ama kararsız değil.

piano piano, ama bilinçle…

piano piano, ama ustalıkla…