Yeni Işıklara Doğru

Yılın bu döneminde şehirler bir anda başka bir ritme kavuşur. Pencerelerden sızan sarı ışıklar, sokaklara yayılan kestane kokusu, telaşla alınan hediyelerin hışırtısı… Christmas, Natale, ya da hepimizin kendince adlandırdığı bu özel zaman; ortak bir duygunun, ortak bir nefesin etrafında birleştiğimiz nadir dönemlerden biri.

Belki de bu yüzden bu günler, kalabalıklar içinde bile insanı sarmalayan sıcak bir kalabalık hissi taşır. Herkes benzer umutları, heyecanları ve neşeyi paylaşır. Herkes içinden sessizce kendine bir söz verir gibi görünür: Geçmişin tozunu sil, eski defterleri kapat, yeni umutlara yer aç.

Bu sayı için hazırlık yaparken fark ettik ki, yıl sonu aslında bir kapanış değil, yumuşak bir başlangıç. Sıkıntılar rafın en üstüne kaldırılır, içimizde bir yerlerde ince bir umut filizlenir. Biraz daha iyi olmanın, biraz daha gülümsemenin, biraz daha paylaşmanın mümkün olduğuna inanmaya başlarız. Evlerin içindeki ışıklarla sokaklardaki ışıklar birbirine karışır; sanki hepimiz aynı melodiyi duyarız: Birlik, sevgi, tazelenme… Ve en önemlisi umut…

Bu özel sayıda, yılın bu parlak ve umut dolu ruhunu yansıtan hikayelere, geleneklere, tatlara ve düşüncelere yer verdik. Dileriz ki sayfaları çevirirken siz de kendi içinizde yeni bir başlangıcın taze nefesini hissedersiniz.

Hepimize iyi gelen bu dönemde, geçmişin ağırlığı değil; geleceğin ışığı rehber olsun.

Yeni umutlara, yeni ışıltılara… Mutlu Yıllar…

Ayfer Selamoğlu

Noel’in Uzun Yolculuğu: Zamanın İçinden Bir Roman Parçası

Kış, dünyanın üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü. Gökyüzü solgun, rüzgar sertti; karanlık günleri yutuyor, geceler uzadıkça insanlar evlerine daha erken sığınıyordu. Ama uzak tepelerde yakılan ateşler halen parlıyor, her alev kıvılcımı binlerce yıllık bir geleneğin fısıltısını taşıyordu.

İlk sahne, binlerce yıl önce Roma sokaklarında açılır:
Kölelerle efendilerin yer değiştirdiği gürültülü Saturnalia şenlikleri… Çocukların kahkahaları, sokaklara dökülen müzikler, hediyelerle dolu sepetler. İnsanlar iyi ve kötü talihin tanrısını memnun etmeye çalışırken, karanlığı yenmenin en eski yöntemini bulmuşlardı: kutlamak.

Bu sahnenin hemen ardında, bir başka tören başlar: Sol Invictus. Güneş yeniden doğacaktır. Şenlik ateşleri kışın ortasında göğe yükselir, insanlar güneşin geri dönüşünü beklerken içlerinde bir umut kıpırdar.

Ve sonra zaman perdesi ağır ağır kapanır.

Yeni Bir Yolculuk: 25 Aralık’a Giden Gizli Hat

Roma İmparatorluğu’nun sokaklarında, artık farklı bir öğreti dolaşmaktadır: İsa’nın hikayesi. Ama O’nun doğduğu gün kimse tarafından kaydedilmemiştir. Buna rağmen halk, güneşin yeniden doğduğu günün “ışığın dünyaya gelişine” daha uygun olduğunu düşünür.

313 yılının bir sabahında, Milano’da imzalanan bir fermanla Hristiyanlara ibadet özgürlüğü verilir. Ve Roma’nın en eski kutlamalarıyla Hristiyanlığın hikâyesi adım adım birbirine yaklaşır.
Tarih henüz bunu bilmiyordur ama 25 Aralık, bir uygarlığın hem sonunu hem de başlangıcını içinde taşıyan bir gün olacaktır.

Bir vaiz olan Aziz Augustinus, sokaklarda hediyeler taşıyan, ateşler yakan Hristiyanları görüp içini çekerek başını sallar. “Paganların yolundan gidiyorsunuz,” der. Ama kalabalık onu dinlemez; geceler çok uzun, ateş çok gereklidir.

Orta Çağ: Sisli Sokaklarda Noel’in İlk Adımları

Sahneler Orta Çağ’a akar. Soğuk bir kale avlusunda, kemerli pencerelerden sızan ışıkların içinde çocuklar ilahiler söyler. Kasaba halkı, Advent boyunca sessizdir; ancak 25 Aralık’tan sonra başlayan On İki Gün, herkesin yüzüne yavaşça bir gülümseme getirir.

Bir köy meydanında genç bir kadın, kesilen hayvanların etini pişirirken tüten dumanı izler. Bir yaşlı adam elindeki kaba oyulmuş ahşap oyuncağı bir çocuğa verir. Hediyeler hâlâ düzenli değildir; kimi yerde Azize Lucia’ya, kimi yerde diğer azizlere adanır. Ama hepsinin arkasında aynı duygu vardır: Paylaşmak, karanlıkta bir anlık ışık yaratmak.

Yine de Noel, bugünkü şaşaasından çok uzaktır. Kutlamalar sessiz, mütevazı ve yereldir.

Reformun Gölgeleri: Noel’in Susturulan Yılları

Bir başka perde açılır: 16. yüzyıl Avrupa’sı.

Kilisenin ağır kapıları kapanır, sokaklarda tartışmalar yükselir. Protestan Reformu’nun sert rüzga Noel’i de içine alır. Birçok şehirde halk, eğlenceli kutlamalarını kaygıyla azaltır. Hatta bazı yerlerde yasak tabelaları asılır:
“Şenlik yok. Şarkı yok. Ziyafet yok.”

Ama insanlar, kışın en karanlık gecelerinde bile içlerindeki ışığı tamamen söndürmez. Noel, küllerinin altında sessizce bekler.

Viktorya Londrası: Yeniden Doğuşun Şehri

Sonra sahne bir anda değişir.

19.yüzyıl Londrası, dumanla kaplı sokakları, buğulu pencereleri ve fabrika düdüklerinin sesiyle karşımıza çıkar. İnsanlar karıncalar gibi şehrin sokaklarında çalışır, evlerine yorgun dönerler. Kış, dar gelirlilerin yüzlerine daha acımasız çarpar.

Bir akşam, küçük bir gaz lambasının altında bir adam kalemini mürekkebe batırır.
Adı Charles Dickens’tır.

Defterine yazdığı cümleler, Noel’i yeniden doğuracak bir ateş yakar:

“İnsan, karanlığın içinden ancak başkalarına ışık olarak çıkabilir.”

“Bir Noel Şarkısı” yayımlandığında Londra’nın yoksul mahallelerine umut, zengin semtlere ise vicdan gelir. İnsanın insana şefkati, paylaşma arzusu ve “Noel ruhu” denen şey, işte o yıl gerçek anlamıyla doğar.

Ağaç ve Işık: Modern Noel’in Kalbi

Londra’dan yıllar sonra bir sahne daha açılır. Sarayın yüksek tavanlı salonunda bir Alman prensesi – Prens Albert’in eşi- salonun ortasına bir çam ağacı yerleştirir. Küçük mumlar ağacın dallarına dizilir.

Bu görüntü gazetelere ışık hızıyla yayılır. Bir gecede tüm İngiltere’de salonlara ağaçlar girer, ardından Amerika evleri bu ışığı kucaklar.

Ağaç artık sadece bir gelenek değil, insanın karanlığa karşı dikilmiş bir umut sütunudur.

Noel Baba’nın Dönüşümü: Bir Efsanenin Modernleşmesi

Bir başka kıtada, Amerika’da, kırmızı giysili bir figür giderek tanınmaya başlar.
Aziz Nikolaos’un hikâyelerinden doğmuş ama modern dünyanın renkleriyle yeniden boyanmıştır. Kırmızı giysisi, tombul göbeği ve güleç yüzüyle çocukların rüyalarını süsler.

20.yüzyılın kapısında onu bir şirket daha da ünlü yapar: Coca-Cola. Reklam panolarında gülümseyerek görünür, artık yalnızca bir aziz değil, bir kültür ikonudur.

Küresel Bir Ritim: Noel’in Günümüz Dünyasındaki Yankısı

Zaman son kez değişir: Artık 20. ve 21. yüzyıldayız.

Gökyüzünde ışıklar çoğalmış, şehirler süslenmiş, alışveriş merkezleri her yıl Aralık ayında dolup taşmıştır. Noel artık hem bir aile masası, hem bir dua, hem bir alışveriş sezonu, hem de bir kültürel ritüeldir.

Ama tüm bu karmaşanın içinde, küçük bir ailenin evindeki sıcak çorba kokusunda, bir çocuğun heyecanla açtığı paketlerde, karanlık bir gecede içimizi ısıtan mum ışığında hâlâ aynı duygu yaşar:

Karanlığı birlikte yenme arzusu.
Işığı paylaşma isteği.
Umut.

Belki de Noel’in gerçek hikayesi, insanlığın binlerce yıldır sürdürdüğü bu sessiz yolculuktur… ışığın peşinden gitme yolculuğu

Jingle Bells: Bir Şarkı, İki Şehrin Hikâyesi

Yılın en büyülü zamanı geldi çattı. Şehir meydanlarında ışıl ışıl parıldayan ağaçlar, vitrinleri süsleyen masalsı detaylar ve evlerimize sinen sıcaklık… Tüm bu atmosfer, kışın beyaz örtüsünün altında süzülen geyikleri, Noel Baba’nın kızaklarını ve çocukluğumuzdan beri hafızamıza kazınan o klasik görüntüleri çağrıştırıyor. Bu büyülü tabloya eşlik eden JingleBells ise her yıl olduğu gibi yeniden ve yeniden kulağımıza çalınıyor. Mağazalarda, kafelerde, evlerde—nerede olursak olalım bu neşeli ve hafızada yer eden melodiyi en az bir kez mırıldanmışızdır.

Jingle bells, jingle bells, jingle all the way

Peki, bu şarkı gerçekten bir Noel şarkısı mıdır? Dahası, neden Amerika’nın iki şehri—Medford (Massachusetts) ve Savannah (Georgia)—bu neşeli melodiyi sahiplenmek için hâlâ tatlı bir rekabet içindedir?

Bir Noel Şarkısı mı, Değil mi?

Bugün dünyanın en bilinen ve en sevilen Noel şarkılarından biri olarak anılan Jingle Bellsaslında bir yılbaşı şarkısı değildir. Şarkı, kış manzarasında yapılan kızak yarışlarının neşesini, dönemin yaşam tarzını ve gençlerin sosyal eğlencelerini anlatır. Buna rağmen popüler kültürün güçlü etkisiyle bir “Noel klasiği” kimliği kazanmış ve yüzyıllar içinde bu kimlikle özdeşleşmiştir.

Üstelik şarkı yalnızca mevsimsel bir ritim değil, aynı zamanda iki Amerikan şehrinin hâlâ uzlaşamadığı kültürel bir mirastır.

James Lord Pierpont: Asi Bir Bestecinin İzinde

Jingle Bells’in yazarı James Lord Pierpont, 1822’de Boston’da tanınmış bir din adamı ve kölelik karşıtı vaiz olan John Pierpont’un oğlu olarak dünyaya geldi. Fakat James, babasının disiplinli çizgisinden oldukça uzak, maceraya düşkün bir karakterdi.

Daha 14 yaşındayken yatılı okuldan kaçarak bir balina avı gemisinin mürettebatına katıldı ve yaklaşık on yılını denizlerde geçirdi. Ardından 1849’da Kaliforniya’daki Altına Hücum döneminde şansını denemek için batıya doğru yola çıktı; ancak aradığı zenginliği bulamadan geri döndü.

1853’te bu kez Güney’e, kardeşinin papazlık yaptığı Savannah’a yerleşti. Burada kilisede org çalarak geçimini sağladı, şarkılar besteledi. İlk eşinin ölümünden kısa bir süre sonra Savannah’ın belediye başkanının kızıyla evlenmiş ve ilk evliliğinden olan çocuklarını yine geride bırakmıştı.

Kimi onu umursamaz bir gezgin, kimi başarısız bir maceraperest olarak tanıdı; ancak hem Medford hem Savannah halkı için Pierpont, hâlâ sahip çıkılan “kayıp bir oğul”dur. Çünkü geride tüm dünyaya yayılan bir melodi bırakmıştır.

İki Şehrin Bitmeyen İddiası

Medford’da 19 High Street’te bulunan bir plaket şöyle yazar:

“Bu noktada Simpson Tavern bulunuyordu. Jingle Bells burada, 1850 yılında James Pierponttarafından, Bayan Otis Waterman’ın huzurunda bestelenmiştir.”

Ancak Pierpont kısa süre sonra Savannah’a taşınacak, şarkı burada Şükran Günü kutlamalarında çalınarak büyük beğeni toplayacak ve ardından yeni yıl kutlamalarında kullanılmaya başlanacaktı.

Pierpont telif hakkını Savannah’dayken aldı ve şarkıyı “One Horse Open Sleigh” adıyla yayımladı. Şarkının adı daha sonra “Jingle Bells” olarak değiştirildi. Asıl ününe ise 1859’dan sonra kavuştu.

Bu nedenle tartışma bugün hâlâ sürüyor:

Şarkı Medford’da mı yazıldı, yoksa Savannah’da mı doğdu?

Gerçekte haklı olan yok. Bir şehir yaratıcı süreci, diğeri ise şarkının resmî doğuşunu sahipleniyor. Geriye ise yalnızca iki plaket, iki tutkulu şehir ve bir melodinin ardında saklanan tarih kalıyor.

Bir Kızak Yarışının Neşeli Hikâyesi

Şarkı, 1800’lerin ortasında Medford’daki Mystic Nehri kıyılarında yapılan kızak yarışlarını anlatır. O yıllarda karla kaplanan sokaklarda arabaların yerini kızaklar almış; New York’tan Boston’a birçok şehirde gençler kızakla kaymanın keyfini doyasıya yaşamaktaydı. Central Park’ta kızakla dolaşmak bir moda hâline gelmişti.

Kızaklar yalnızca bir ulaşım aracı değil; kahkahaların, sohbetlerin, flörtlerin ve gizli bakışların sahnesiydi. Çanları şıngırdayan kızaklar bir yandan eğlenceyi, bir yandan gösterişi temsil ediyordu.

Şarkının daha az bilinen kıtalarında genç bir adamın bir kızla yaptığı kızak gezisi, hız tutkusu ve talihsiz bir kaza anlatılır. Ancak nesiller boyunca yalnızca ilk kıtası akılda kaldı ve şarkı adeta “neşenin evrensel melodisi”ne dönüştü.

Dünyadan Uzaya Uzanan Bir Melodi

Jingle Bells, yıllar içinde Louis Armstrong’dan Frank Sinatra’ya, Luciano Pavarotti’denAndrea Bocelli’ye kadar sayısız ünlü sanatçı tarafından seslendirildi. 15 Aralık 1965’te ise eşsiz bir ana tanıklık etti: Amerikalı astronot Wally Schirra, uzay yolculuğunun coşkusunu ifade etmek için Jingle Bells çaldı. Böylece şarkı yalnızca dünyayı değil, uzayı da dolaşmış oldu.

James Lord Pierpont, belki yaşamı boyunca büyük başarılar elde edemedi; ancak ardında bıraktığı bu melodinin ölümsüzlüğüyle bir kazanana dönüştü.

Noel şarkılarının hikayesi

Yılın en büyülü zamanındayız. Herkesin aynı duyguları yaşadığı bu dönem için, “Noel üzerimizde” deriz. Noel, çocuklar için ailece neşeyle süslenen bir ağaçtır. Noel babanın onlar için ağacın altına bırakacağı hediyeleri beklemektir. Ve evleri dolaşan Panettone ve Pandorokokularıdır… Meydanları, caddeleri ve ağaçları kaplayan ışıltılı ışıklardır, doğayı temizleyen ve süsleyen kardır, yenilenmedir, bolluktur, paylaşmadır ve umuttur. Peki şarkılar olmadan Noel olur mu? Elbette olmaz! Zamanın ruhunun sesi şarkılardır. Aralık ayı gelince hemen herkesin kulağında müzik kutusu varmış gibi çalmaya başlarlar… Evlerden Andrea Bocelli, Frank Sinatra ve Dean Martin’in de aralarında olduğu sanatçıların sesinden Noel şarkıları yükselir. En bilineni Jingle Bell’dir. Ama biz hepsini keyifle dinler ve eşlik ederiz…

Ama ne zamandan beri Noel şarkıları dinliyoruz? Aslında binlerce yıldır! Carols’ binlerce yıl önce Avrupa’da yapılmış ancak bunlar Noel şarkısı değilmiş. Kışın en kısa gününde yapılan kutlamalarda insanların yuvarlak taş çemberler içinde dans ederken söyledikleri pagan şarkılarmış.  Antik halklar hayatlarını mevsimsel değişikliklere göre düzenlerdi. Çünkü hayatları doğaya ve doğanın sunduklarına bağlıydı. Bu nedenle kışın ilk kısa gününü de törenler ve kutlamalarla karşılarlardı. Manevi olarak bu kutlamalar yenilenme fırsatını, kötü alışkanlıkların ve olumsuz duyguların yok olmasını ve günler yeniden uzamaya başlarken, karanlıkta umutla aydınlanmayı sembolize ediyordu.  Genellikle 22 Aralık’ta yapılan, yılın en kısa günündeki bu şenliklerde, şarkılar eşliğinde dans ederlerdi. Şarkı kelimesi aslında dans etmek anlamına geliyordu. Carol kelimesi de esasında dans veya övgü ve neşe şarkısı anlamına geliyor. Ancak yalnızca Noel şarkıları geleneği bugüne kadar gelmiştir.

Mesela Antik Roma’da yapılan Saturn festivali 17 Aralık’ta başlar ve 7 gün sürerdi. Bu kutlamalar, tanrıların atası Satürn adına yapılırdı.  Onun adına kurulan tapınaklarda kurbanlar kesilir, ziyafetler düzenlenir, hediyeler verilirdi. Kutlamalara katılmaları için kölelere bile izin verilirdi…

İlk Hıristiyanlar, Noel kutlamaları için kış gündönümünde yapılan pagan kutlamaları devam ettirdiler. Ve pagan şarkılarının yerine Hıristiyan şarkıları kullanmaya başladılar. MS 129’da bir Roma piskoposu, Roma’daki bir Noel ayininde “Angel’s Hymn” adlı bir şarkının söylenmesine karar verdi. Bir başka ünlü Noel ilahisi MS 760 yılında Kudüslü Comastarafından, Rum Ortodoks Kilisesi için yazıldı. Kısa bir süre sonra, Avrupa’daki birçok besteci “Noel şarkıları” yazmaya başladı. Ancak birçok insan, normal insanların anlayamadığı bir dil olan Latince versiyonlarını benimsememişti. Ve insanlarnı çoğu, Orta Çağ’da Noel’i kutlama ilgisini kaybetmişti.

Bu durum, fakir insanlara, hasta insanlara ve hayvanlara gösterdiği merhametle bilinen Assisi’li Aziz Francis’in 1223’te kutsal bir kişi olarak ilan edilmesiyle değişti. İnsanlar mucizevi hikayeyi anlatan şarkılar söylemeye başladılar. Şarkıların bazıları Latince olsa da, dilden dile dolaşan hikayeyi bilen herkes anlayabiliyordu.  Böylece şarkılar toplum geneline yayıldı. Yeni şarkılar Fransa, İspanya, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine yayıldı. Bu şekilde ilk kanto 1410’da yazıldı. Bugüne ancak küçük bir parçası ulaşan şarkı, Beytüllahim’deki Meryem ve İsa hakkındaydı. Elizabeth dönemine kadar olan Carol’larınçoğu, dini şarkılardan ziyade eğlence olarak görülen gerçek dışı hikayelerdi. Genellikle kiliselerde değil evlerde söylenirdi!

Oliver Cromwell ve Püritenler 1647’de İngiltere’de iktidara geldiklerinde Noel kutlamaları ve şarkı söyleme şenliklerine son verdi.  Ancak şarkılar, onları söyleyen insanlar sayesinde hayatta kaldı. Carols, William Sandys ve Davis Gilbert adlı iki adamın İngiltere’deki köylerde birkaç erken Noel müziği parçası topladığı Viktorya dönemine kadar kullanıldı.

Halk tarafından söylenen Carols popüler olmadan önce, ‘Waits’ adında resmi şarkıcılar vardı. Bunlar sadece Noel arifesinde şarkı söylüyorlardı. Bu yüzden “Bekler” olarak adlandırılmışlardı. Ancak o zamanlar İngiltere’nin şehirlerinde birçok orkestra ve koro kuruluyordu ve insanlar Noel şarkıları söylemek istediler, böylece şarkılar bir kez daha popüler oldu. Viktorya döneminde “Good King Wenceslas” gibi birçok yeni şarkı yazıldı. Noel kitlesi için yeni şarkılar yaratıldı ve popüler hale geldi, ayrıca sokaklarda Noel şarkıları söyleme geleneği başladı. Bu geleneklerin her ikisi bugün hala yaygındır.

Viktorya dönemi, Noel şarkılarıyla ilgili geri dönüşün yaşandığı önemli bir dönem olarak kabul ediliyor. Bu dönemde şarkı söylemek en önemli eğlencelerden biriydi. Özellikle kadınlar bu yönde eğitilirdi.  Büyük ve gösterişli evlerin hemen hepsinde genç leydilerinmisafirlerini eğlendirdiği bir piyano bulunurdu. Noel dönemi özellikle önemliydi. Ziyaret alışverişleri yapılır, dekore edilmiş şenlikli evlerden geleneksel şarkıların notaları, yeni düzenlemeler yankılanırdı. Bunlar genellikle ağacın önünde ailece söylenen şarkılardı.

Yoksullar için bugünün diğerlerinden farkı yoktu. Isınmak ve yiyecek bulmak için çalışmaya devam ediyorlardı. Doğal olarak şarkı söylemeye de vakitleri olmuyordu. Noel şarkılarının sokaklarda söylenmeye başlaması yeni bir dönüm noktası oluyordu. Viktorya döneminde, en yoksulların da iyi bir tatil geçirmesi için kapı kapı dolaşıp para isteme adeti başlamıştı. Sosyal hizmetle uğraşan bu kişiler bu süreçte Noel ilahileri söylüyorlardı. Dolaşırken selamlarını iletiyor, aşevleri için adaklar topluyorlardı. Genellikle varlıklı kişilerdi.

Bir de eve para, yiyecek ve tatlı götürmek isteyen fakir çocuklar vardı. Onlar da sokak şarkıları söyleyerek eve yiyecek taşıyorlardı. Böylece zenginlerin alışveriş yaptığı yerler açık hava tiyatroları haline geldi.  Her yerde güzel duygu ve neşe dolu şarkıların notaları çınlamaya başladı. Noel’e yaklaşan haftalarda, 19. yüzyıl Londra’sının sokakları, müzikal bir şehrin sokaklarına dönüştüren şarkıcılarla doldu. Genellikle bunlar üçüzlerdi: biri şarkı söylüyor, biri keman çalıyor ve üçüncüsü ya çaldıkları şarkılarla ilgili bir şeyler satıyor ya da para istemek için yalvarıyordu. Noel için alışverişe giden insanlar şarkıları dinlemek için yol kenarında durur ve sanatçılara genellikle birkaç bozuk para bırakırlardı…

Sokaklarda şarkı söyleyenler karnını doyurmak için bu özel anları değerlendiren fakirlerdi. Carole,  yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir daire içinde dans edilebilen bir koro şarkısıdır. Dans edilebilir bir şarkıdır. Söylenen bir danstır. Ama Noel şarkıları, dini hizmetlere eşlik eden şarkılardı. O günlerde birçok şarkı ele geçirildi ve kelimelerle Noel şarkılarına dönüştürüldü. Şarkıların listesi o kadar hızlı büyüdü ki 1833’te ilk koleksiyon yayınlandı. Viktorya döneminde en sevilenler arasında “It Came Upon a Midnight Clear”, “GoodChristian Men Rejoice”, “O Little Town of Bethlehem”, Away in a Manger ve “We Three Kings” şarkıları vardı.

İnsanlık tarihi boyunca bize miras kalan gelenek ve kültürlerde Jingle Bells, Notte silenziosa, notte Santa veya diğerlerini dinleyelim… Ama hep birlikte sevinelim…

Mutlu Noeller… 

Noel hediyelerinin tarihi

Noel’de sevdiklerimizden hediye almak güzeldir; fakat çoğu zaman vermek daha güzeldir. Çünkü karşımızdakinin yüzünde beliren mutluluk, bize dönen en değerli armağan olur. Bu yüzden hediye, çoğu kültürde karşılıksız bir iyilik, bir gönüllülük eylemi sayılır. Pekimutluluğu paylaştıkça çoğaltan Noel hediyesi geleneği nereden doğdu?

Tanrıça Strenia

Noel hediyelerinin tarihini antik Roma’ya kadar götüren çalışmalara göre bu gelenek, “Strenne” teriminin ortaya çıkışıyla ilişkilendirilir. Latince Strenae, “Yeni Yıl festivali” anlamına gelir. Strenia (veya Strenua) ise Roma dininde yeni yılı, bereketi, gücü, sağlığı ve iyi şansı simgeleyen bir tanrıçadır.

Domitian döneminde 17–23 Aralık arasında kutlanan Latin şenliklerinde, “strena” geleneği uyarınca karşılıklı iyi dileklerde bulunulur; kış döngüsünün bolluğu, kutsal sayılan yiyeceklerle kutlanırdı. Zamanla bu kutlamanın tarihi 1 Ocak’a taşındı.

Filozof, teolog ve piskopos St. Augustine, Strenia’nın insanı “güçlü kılan” bir tanrıça olduğunu aktarır. Rönesans yazarı Andrea Bacci ise Strenia’nın Sabine dilinde “sağlık” anlamına geldiğini yazar. Johannes Lydus’a göre strenae, Sabin dilinde “esenlik” ya da “refah” demektir. Romalıların büyük önem verdiği bu tanrıçaya, Roma’da Via Sacra üzerinde bir sunak ve kutsal bir ağaç adanmıştı.

Kutsal Dallar

Antik Çağ araştırmacısı ve gezgin Jacob Spon (1647–1685), Hediyelerin Kökenine Dair adlı eserinde hediye verme geleneğinin Roma İmparatorluğu’nun ilk dönemlerine dek uzandığını öne sürer. Spon’a göre yöneticilere yılbaşı armağanı olarak, sağlığın simgesi Tanrıça Strenia’nın korularından kesilen kutsal köknar dalları gönderilirdi. Bu dalların yerine mine çiçeği kullanıldığını savunanlar da vardır.

Zamanla bu uygulama toplumsal bir ritüele dönüştü. Romalılar 1 Ocak’ta bereket ve iyi talih dilemek için bu kutsal dalları birbirleriyle değiş tokuş eder oldu. Hatta dallardan bitki çayı hazırlanır; sağlık ve güç verdiğine inanılarak içilirdi.

İncir, Bal ve Hurma

İlerleyen dönemlerde yeni yılda yalnızca kutsal dallar değil, incir, bal ve hurma gibi tatlı yiyecekler hediye etmek de gelenek hâline geldi. Romalılar, “yıla tatlı başlanırsa tüm yıl tatlı geçer” inancıyla özellikle bu lezzetleri seçiyordu. Yönetici ve soylulara da bal ve incir çömlekleri gönderilir; yılın huzur ve refah içinde geçmesi dilenirdi.

Altına Dönüşen Hediyeler

Roma’nın imparatorluk döneminde hediye kültürünün içeriği değişmeye başladı. Soylular, geleneksel bal çömlekleri yerine içinde altın sesleri gelen armağanları tercih eder oldular. Ancak Roma Kilisesi Batı ve Doğu’da etkisini artırınca, çok tanrılı döneme ait pek çok gelenek gibi bu uygulama da yasaklandı. Buna rağmen tamamen yok edilemedi; hediye verme ritüeli farklı biçimlerde yaşamaya devam etti.

Mesih’in Doğumu ve Noel Hediyeleri

Başka bir görüşe göre Noel hediyesi geleneğinin asıl dönüşümü, Hristiyanlığın yayılmasıyla ve Mesih’in doğumunun kutlanmasıyla gerçekleşti. İlk dönem Kilisesi aslında Noel’i özel bir gün olarak kutlamıyordu; fakat zamanla İsa’nın doğumu, sevinç ve bereketle ilişkilendirilen bir ritüele dönüştü.

Orta Çağ’ın sonlarına doğru çocuklara, İsa’nın doğumunu neşeyle hatırlamaları için küçük hediyeler verilmeye başlandı. Bu hediye geleneği, kutsal metinlerde geçen altın, buhur ve mürarmağanlarının sembolik bir yansıması sayılıyordu.

Günümüze Ulaşan Gelenek

Daha sonraki yüzyıllarda hediye verme kültürü, 1800’lerde Noel ve Noel Baba figürleriyle modern halini aldı. Noel Baba’nın her yılbaşı gecesi çocuklara hediyeler getirdiğine dair söylenceler yayıldıkça, hediye verme yalnızca dinsel bir ritüel olmaktan çıkıp evrensel bir paylaşım simgesine dönüştü.

Bugün özel günlerde, yıl dönümlerinde ve kutlamalarda hediye sevgi ve paylaşmanın somut bir ifadesi olarak anları dolduruyor… Mutluluk, paylaştıkça çoğalan en eski armağanımız olmaya devam ediyor.

Mutlu Noeller…

Noel’in Kokusu: Büyülü Noel Pazarları

Geyiklerin gölgeleri, ışıkların titreşen parıltısı, yıldızların soğuk gecede usulca yanışı, kar tanelerinin sessiz dansı, sıcak şarabın cazibeli buğusu, panettonelerin tatlı aroması ve her biri ayrı bir hayat sunan ahşap kulübeler… Noel pazarları tüm bu imgelerin birleşip bir kış masalına dönüştüğü yerlerdir. Masalsı atmosferin içinde gezinirken, Noel şarkılarının zarif notaları kulaklarımızı okşar; insan kendini adeta başka bir çağın eşiğinde hisseder.

Yılın en güzel zamanının en büyülü mekanları kuşkusuz Noel pazarlarıdır. Şehrin antik merkezlerinde, dar sokakların taşlarına sinmiş tarihin arasında kurulan bu pazarlar, bizi çocukluğumuza açılan bir kapıdan içeri buyur eder. Atlı karıncanın dönüşünü izlerken ahşap kulübeler arasında dolaşır, anılardan örülü bir yolculuğa çıkar, aynı zamanda yeni anılar biriktiririz. Işıltılı yıldızların altında, soğuğu kovan sıcak şaraplar ve tarçınla anasonun kokusunu taşıyan tatlılarla şekillenen bu yolculuğun özünde hep aynı beklenti gizlidir: Yıldızların altında yeni umutlara açılan bir başlangıç…

Bir Geleneğin İzinde

Bir asırdan daha eski bir gelenek olan Noel pazarları, köklerini Orta Çağ’a dayandırır. Bu pazarları konu eden ilk yazılı belgeler 1434 yılında Dresden’de, küçük sanatçıların kurduğu panayırlarla başlar. Zamanla tüm Kuzey Avrupa’ya yayılan bu gelenek, bugün dünyanın pek çok köşesinde parlayan bir kış şölenine dönüşmüştür.

İtalya’da hem büyük şehirlerdeki görkemli pazarlar hem de küçük köylerin mütevazı ama aynı ölçüde büyüleyici olanları ziyaretçilerini bekler. İşte ülkenin dört bir yanından, bir Noel yolculuğuna çıkmak isteyenler için kaçırılmaması gereken pazarlar:

Como Noel Pazarı

Como’nun en büyük kahramanı kuşkusuz Sihirli Işık Festivali’dir. Şehrin merkezindeki tüm ana binaların cephesinde yükselen ışık enstalasyonları herkesi büyüler. Masal kahramanlarının belirdiği ışıklı yüzeyler, ziyaretçileri gerçek bir Noel atmosferinin içine çeker. Piazza Cavour’dan başlayıp Como’nun karakteristik sokaklarına kadar uzanan ahşap kulübelerde geleneksel el sanatları, hediyelikler ve yerel tatlar yer alır.

Sıcak şarabınızı yudumlarken bir yandan kraker ya da kurabiye atıştırabilir; göle bakan dev dönme dolabın ışıkları altında romantik bir mola verebilirsiniz. Çocuklar için atlıkarınca ve buz pisti düşünülmüş; Volta Tapınağı Bahçeleri’nde yer alan Noel Baba Evi ise küçük ziyaretçilerin hayallerini süslüyor.

Bolzano Noel Pazarı

Güney Tirol’ün incisi Bolzano, bir ay boyunca ışıkların ve mumların titreşen büyüsüyle donanır. Eğer kar her yeri beyaz bir örtüyle kaplamışsa, Bolzano Katedrali’nin eteklerinde beliren görüntü adeta bir kartpostal güzelliğindedir.

Trento Noel Pazarı

Trento’da Noel, tat ve kokuların şölenine dönüşür. Fiera ile Piazza Cesare Battisti arasında kurulan dağ evlerinde yerel zanaatkârların ustalık dolu eserleri sergilenir. Trento ayrıca, Alp bölgelerinin Noel ruhuyla canlandığı küçük kasaba ve köyleri keşfetmek için ideal bir başlangıç noktasıdır. Işık temalarıyla süslenen 17 kasaba ve tarihi merkezdeki barok yapılar bu büyülü atmosferi taçlandırır.

Bressanone Noel Pazarı

Eski bir piskoposluk kenti olan Bressanone, Noel ışıklarıyla surlarını âdeta yeniden inşa eder. Görkemli Duomo’nun gölgesinde, el yapımı doğuş sahneleri, ahşap oymalar, cam ve seramik objeler ziyaretçilere sanat dolu bir dünya sunar. Isarco Vadisi’nin eşsiz lezzetleri ise gurmeleriçin ayrı bir şölen niteliğindedir.

Brunico Noel Pazarı

Val Pusteria’nın karlı doğasında kurulan Brunico pazarı romantik atmosfer, taze pişmiş spesiyalitelerin kokusu ve bölgenin özgün kış cazibesiyle hafızalarda yer eder.

Vipiteno (Sterzing) Noel Pazarı

Orta Çağ kenti Vipiteno, Noel döneminde en romantik hâline bürünür. 1486 tarihli On İkiler Kulesi’nin eteğinde elle oyulmuş doğuş sahneleri, özgün hediyelikler ve taze pişmiş kurabiyelerin kokusu ziyaretçileri karşılar.

San Candido – Dolomitler Noel Pazarı

Küçük ahşap stantlarda sıcak keçe terlikler, battaniyeler, çamdan oyulmuş heykeller ve geleneksel süsler bulunur. “Lebkuchen” ve “Zelten” gibi Güney Tirol’ün tipik lezzetlerini tatmadan ayrılmak neredeyse imkânsızdır. İçecek olarak sıcak şarap veya portakal baharatlarıyla kaynatılmış elma suyu “Apfelglühmix” denenmeyi hak eder.

Dobbiaco Noel Pazarı

Dolomitlerin zirveleri beyaza bürünmüşken sokaklarda tarçın, baharat ve taze pişmiş tatlıların kokusu dolaşır. Noel melodileri eşliğinde kulübelerde sergilenen yöresel ürünlerin tadına varmak, bu masalsı dünyanın parçası olur.

Ve Şimdi: Dışarı Çıkma Zamanı

Haydi, dışarı çıkın. Bu masalsı atmosferin tadını çıkarın.

Noel şarkılarının zarif notalarıyla kulaklarınızı şenlendirin ve kendinizi bu büyülü yolculuğa bırakın…

Ünlü sanatçıların Noel tabloları

Noel tatili, yılın en özel, en büyülü bir zamanıdır. Toplumu yansıtan sanat da bu mucizevi döneme ilgisiz kalmamıştır.  Noel döneminin sıcacık havasını, samimi beklentisini ve kutlama hissini en iyi yansıtan renkler, fırça darbeleri ve imgeler bilinçaltımıza aynı sıcaklıkla damgasını vurmuştur. Tarihin zamansız duvarına Noel izi bırakmış ünlü ressamlardan sizler için bir derleme yaptık…  

Viggo Johansen: “Mutlu Noeller” 1891

Eserlerinde aile hayatını sıkça kullanan sanatçı, “Mutlu Noeller” isimli eserinde, oturma odasında Noel ağacının etrafında dans edip şarkı söyleyen ailesini çizmiş. insan gölgelerinin arka planına karşı ışıklarla süslenmiş, parlayan ağacın kontrastı, tatilin muhteşem atmosferini, beklenen mucizeyi aktarıyor. Renkler, ışıklar, gölgeler ve evin sıcak ortamı o kadar mükemmel kullanılmış ki gözlerimizi alamıyoruz…

Johansen ailesinin evinde Noel zamanı. Sanatçının eşi Martha, ön planda kızları Ellen ve küçük Nanna arasında, kapalı çemberde de Skagen’den çocukluk arkadaşı HeleneChristensen’ı görüyoruz. En büyük oğlu Fritz’in kiminle el ele tutuştuğu bir sır olarak kaldı ve Johansen şövalenin önünde meşgul olmasına rağmen, neşeli ağacın arkasında duranın Viggoolduğu yorumları yapıldı. Köşede, Kopenhag’da Amaliegade’de oturma odasında uzaktan çocuk sürüsünün beklenen zevkini izleyen Martha’nın halasını görüyoruz.

Albert Chevallier Tayler:  “Noel Ağacı” 1911

Mumla aydınlatılmış Noel Ağacının etrafında toplanmış sevimli, neşeli ve mutlu bir aile tablosu. Aydınlatmadaki ince ustalık, izleyenlere Noel hissini ve mutluluk duygusunu veriyor.

Alexander Buchkuri: “Noel Pazarı” 1906

Ünlü sanatçı Noel ve Yeni Yıl dönemlerinin halk şenliklerini çizmeyi seviyordu. “Noel Çarşısı”, şehirlerinin tatil için ihtiyaç duydukları her şeyi almak için ziyaret ettikleri neşeli ve renkli bir panayır tasvir ediyor. Noel ağaçları, zencefilli kurabiye evleri, tatlılar ve oyuncaklar. İnsanlar yeni yıl beklenti içinde neşeyle gülümsüyor gülümsüyor. Tuvalin “kış”ı, karda boğulan küçük bir kasabayı ve insanların üzerinde eğlendiği zarif üç atı gösteriyor. Ama neşe dolu bu görüntü, kış havasını da ısıtıyor…

Alexander Mokhov: “31 Aralık” 2005

“31 Aralık” resminin arka planında, karla kaplı kır evleri görüyoruz.  Ön planda bir parçası gözüken masanın üzerinde, iğne yapraklı bitkiler ve yılbaşı süslerinin bulunduğu bir vazo, mumlar, bardaklar bulunuyor. Bütün bu detaylara ek olarak daldan sarkan bir yılbaşı süsüne pençesiyle dokunan zencefil renkli bir kediyle yaşayan, gerçek, sıcacık ve “biz de orada olsak” dedirten bir Noel atmosferi yaratılmış…

Tatyana Erein: “Yeni Yıl Öncesi” 1953

Genel kış atmosferi ve yeni yıl süslemeleri arasında neşeli bir aile görüyoruz. Arka planda kar yağışı altında, meydana hakim bir Noel baba, onu sarmış ışıklar yer alıyor. Resmin ön planına konumlanan mutlu bir aile var. Baba, Noel ağacını getiriyor, anne bir pasta kutusu taşıyor. Küçük sevimli kız elinde Noel baba figüründe bir oyuncak taşıyor. Orada bulunan herkes tatil için hediyeler almaya çalışıyor.

Norman Rockwell. “Noel Baba” 1921

Bu Amerikalı illüstratörün eserleri daha çok Noel kartlarına benziyor: sihirle dolu. Büyüleyici illüstrasyonlarından birinde, Noel Baba’nın torbasında hediyelerle birlikte yaşı büyük bir kız çizmiş. Böylece sanatçı, bize bir gizem bırakmış. Büyük kızı hayal mi ediyor? Bu muhteşem karakter gerçekten var mı? Yoksa Noel baba her yeni yılla yaşlandığımız mesajını mı veriyor.

Henry Mosler: “Noel Sabahı” 1916

Bu Amerikalı sanatçının tuvali, bazı özel sihir ve gizemlerle karakterizedir. “Noel Sabahı” görüntüsü, sabırsızlık ve beklenti içinde takılı bir kapının önünde donan iki çocuğu ve yanlarındaki aynı merakla Noel ağacını izleyen bir kediyi tasvir ediyor. Yanan mumlarla süslenmiş açılışta zengin bir Noel ağacı görülüyor. Muhtemelen ağacın dibinde de hediyeler olmalı…

Boris Kustodiev: “Yılbaşı Ağaç Pazarı” 1918

Ünlü sanatçı bu çalışmasında Noel heyecanını, alışveriş telaşını, ağaç dikme sevincini muhteşem kış görüntüsü eşliğinde aktarmış.

Venedik’te Noel

Çizmenin kuzeyinde, Adriyatik’in tuzlu nefesinin okşadığı rüyalar ülkesi Venedik, yaklaşık 1600 yıldır dünyanın en çok tanınan, en çok ziyaret edilen ve en çok sevilen şehirlerinden biri olma unvanını taşıyor. Tarihin içinden süzülmüş masal şehir, Noel döneminde adeta ikinci bir büyüyle sarılıp sarmalanır. Kendini hiç bırakmayan sakinlerini ve her yıl yeniden büyüsüne kapılan ziyaretçilerini, özel günlerin ihtişamlı kıyafetleriyle karşılar.

Parti çoktan başlamıştır. Sessiz kanalların üzerinde dalgalanan ışık bayraklarının altında, titrek mumların suya düşen yansımasında Noel’in neşesi, umudu ve hayalleri belirir. Şehrin taş sokakları, zarif köprüleri ve tarih kokan meydanları bir kez daha altın rengine boyanmış sıcak bir ışığa bürünür.

Bu yıl da Venedik’e açılan ana kapı — su şehri ile kara şehrini birbirine bağlayan ağ — ışıklarla örülü bir nehir gibi akıyor. Piazzetta’dan Piazza San Marco’ya, Marciana bölgesinin görkemli yapılarından Santa Croce, Cannaregio, San Polo, Dorsoduro ve San Marco’nun ara sokaklarına kadar her adımda ışığın dansını görmek mümkün. Anakaradan adalara uzanan bütün “Venedik şehirleri”, lagün üzerinde usulca süzülen gondollar gibi ışık gölüne dönüşmüş durumda.

San Marco Meydanı’ndaki ışıklar ve Marco ve Todaro sütunları arasındaki büyük doğal köknar ağaç, Noel’in ruhunu herkese iletiyor. 15 metre yüksekliğinde ve 7 metre genişliğinde bir kaidesi var. Sıcak beyaz ışıklar ve soğuk beyaz flaşlarla dönüşümlü olarak aydınlatılıyor ve 200 parlak yıldızla süsleniyor. Tepesinde yıldız şeklinde bir tepelik bulunuyor. Noel ışıkları, San Marco Meydanı’nın çevresini, Havza sularına doğru yansıtıyor. Meydanda açılışı yapılan, “Dünyayı Aydınlat” adlı on iki Murano avizesinin ışıkları ağacın çevresinde adetadans ediyor.

Işıklar ve Buz

Eski ve yeni Procuratie’nin kemerleri altın renginde, büyüleyici bir etki yaratıyor. Venedik’in ana caddeleri ve ara sokakları, Noel alışveriş caddeleri ve en işlek bölgeleri de ışıklarla parlıyor. Campo San Polo’daki geleneksel buz pateni pisti bu masalsı görüntüyü tamamlıyor. Piazzetta Lepanto’daki Lido’da ışıklandırılan ağaç da bu görsel şölene eşlik ediyor. Noel ağacının yanına, Lido için özel olarak tasarlanmış Noel kağıtları kullanılarak ücretsiz hediye paketi hizmeti sunan bir Noel kulübesi kuruldu.

Palazzo Ducale ile Marciana Kütüphanesi arasında bir başka Noel ağacı yükseliyor. Ancak bu büyüleyici ışıklar yalnızca ağacı değil, Procuratie Vecchie ve Procuratie Nuove’un kemerli cephelerini de kucaklıyor; Calle Larga XXII Marzo’dan Campo Santa Maria del Giglio’yakadar Marciana’nın bütün damarlarını aydınlatıyor.

Şehirde dolaşırken, Vittore Carpaccio’dan Jacopo de Barbari’ye; Antonio da Ponte’denVincenzo Scamozzi’ye ve Canaletto’ya uzanan büyük ustalar sanki varlıklarını yeniden hissettiriyor. Bu ışıklı festivalde eserleriyle değil, ruhlarıyla “ana aktörler” olarak şehrin üzerindeki parıltıya eşlik ediyorlar.

Venedik’in romantik gondolları bu yıl da Noel babalarla dolu. Sisli sabahların ve keskin kış esintilerinin bile bozamadığı bir neşe her yeri sarıyor. Kanalların üzerinde ilerleyen kırmızı pelerinli gondolcular, şehre hem oyunbaz hem de büyüleyici bir masal havası katıyor. Soğuk havaya rağmen, şehrin sakinleri ve dünyanın dört bir yanından gelen gezginler, bu umut dolu, eğlenceli “ışık direnişine” içten bir coşkuyla eşlik ediyor.

Lagün üzerine yansıtılan umut ışıkları, her bir adanın, her bir köprünün, her bir kalbin üzerine düşüyor. Bu ışıklar herkese uğurlu gelsin… Yeni yıl, tıpkı Venedik gibi, hepimiz için yeniden doğuşun sembolü olsun.

Arezzo’da Noel Dönemi: Orta Çağ’ın Işıltılı Sahnesinde Bir Kış Masalı

Arezzo’nun Orta Çağ sahnesini andıran sokaklarında yürürken, insan kendini bir tiyatro dekorunun içinde bulur. Tarihin derin izlerini taşıyan bu sokaklar, yaşlanmış ama halen zarif bir kadının yüzündeki kırışıklıkları andırıyor. Şehrin ritmi, taşların arasından fısıldayan geçmişi ve bugünle kurduğu ince bağ, Noel döneminde daha da belirginleşir. Aralık sonunakadar İtalya’nın en büyük Tirolese pazarlarına ev sahipliği yapan Arezzo, kış aylarında hem nostaljik hem modern bir büyü sunar.

Tirolese Pazarı: Işıklar, Sesler ve Kültürlerin Buluşması

Şehir merkezindeki Piazza Grande ve çevresindeki sokaklar, onlarca ahşap ev ile iki kulübeden oluşan büyüleyici Tirolese Köyü’ne dönüşür. Bu küçük evcikler, sanki bir masaldan kopup gelmiş gibi ışıklarla bezenmiş, ahşap dokularına sinmiş reçine kokusu etrafa yayılmıştır.

Ziyaretçilerin farklı dillerde konuşmalarının birbirine karışması, bu pazarın uluslararası karakterini gözler önüne serer. Elle boyanmış Noel süsleri, yerel ustaların ahşap işçiliği, Tirolbölgesine özgü kumaşlar ve yün ürünleri, bu pazarı sıradan bir alışveriş alanı olmaktan çıkarır; kültürlerin birbirine değdiği bir sahneye dönüştürür.

Noel Bahçesi: Şehrin Yeşil Kalbi

Pazarın hemen yanında Noel Bahçesi yükselir. Köknar ağaçlarının arasında gizlenmiş küçük yürüyüş yolları, hediyeliklerin ve sürdürülebilir alışverişin öne çıktığı yeşil bir dünya yaratır. Bu alanın en dikkat çekici kısmı ise tamamen Lego ile oluşturulan, üç yüz metrekarelik “Noel Tuğlası” sergisidir.Renkli parçaların oluşturduğu küçük kasabalar, tren yolları ve kış sahneleri hem çocukları hem yetişkinleri büyüler.

Arezzo’nun Tarihsel Ruhu: Sanatın Kalesi

Arezzo, İtalya’nın her köşesi gibi zengin bir kültürel birikime sahiptir. Toskana’nın bu değerli şehri, Avrupa’nın ilk üniversitelerinden birine ev sahipliği yapmasının gururunu taşır. Aynı zamanda altın işçiliğiyle ünlü moda merkezlerinden biridir. Şehri çevreleyen surlar, Pierodella Francesca’nın narin fresklerinden Cimabue’nin etkileyici eserlerine kadar pek çok sanat hazinesini içinde saklar.

Gece Işıltısı: Bir Şehrin Sahneye Dönüşümü

Gün batımının ardından Piazza Grande, bambaşka bir kimliğe bürünür. Rönesans ustası Giorgio Vasari’nin izlerini taşıyan locanın hatları, ışık projeksiyonlarıyla belirginleşir. Meydan, bir tiyatro sahnesiymişçesine renklere boyanır; yükselen müzik şehrin duvarlarında yankılanır. Bu sesler çocukluğun masum neşesini hatırlatır, kış gecelerinin sadeliği ve hayalin gücü yeniden canlanır.

Palazzo della Fraternita: Noel Baba’nın Sarayı

Noel ruhunun en yoğun hissedildiği yerlerden biri, Palazzo della Fraternita’daki “Noel Baba Evi”dir. Binanın fresklerle kaplı odaları, Parri di Spinello’nun della Misericordia sahneleriyle tarihsel bir görkem sunar. Burada sergilenen, binlerce LED ışıkla aydınlatılmış dev Noel Baba figürü ise İtalya’nın en büyüklerinden biri olarak kabul edilir. Bu mekan, ziyaretçilere hem estetik hem duygusal bir deneyim sunar; geleneksel ikonografi modern bir yorumla iç içe geçer.

Medici Kalesi: Sisler İçinden Bir Şehir

Arezzo’nun farklı bir yüzüyle tanışmak için Medici Kalesi’ne gidilmelidir. Kış sabahlarında kaleyi çevreleyen sessiz sis, şehri hafifçe örter ve manzara bir Rönesans tablosu etkisi yaratır. Buradan bakıldığında Arezzo’nun çatıları, dar sokakları ve meydanları insanın içine işleyen bir huzur taşır. Bu manzara, kenti sadece bir ziyaret noktası olmaktan çıkarır; ruhu olan bir mekana dönüştürür.

Kalenin ardından şehre geri dönerken, Piazza Grande’ye yakın bir meyhanenin birinci katındaki pencereden bile Arezzo’nun değişen ışık ve ses oyunlarını izlemek mümkündür. Gündüzle gece arasında gidip gelen bu ritim, ziyaretçiyi kaçınılmaz bir şekilde içine çeker.

Bir Kış Masalının Ardından

Arezzo’dan bir günün sonunda ayrılan pek az kişi, bu şehrin ruhuna dokunmadan yoluna devam edebilir. Noel döneminde Arezzo sadece bir şehir değil; yaşayan bir sahne, renklerin ve tarihsel belleğin buluşma noktası, geçmişle bugünü bir araya getiren sıcak bir hikayeyedönüşür. Her ziyaret, yeni bir ayrıntı, yeni bir duygu ve yeni bir masal demektir.

Arezzo’da Noel Dönemi Hakkında Notlar

Etkinlik dönemi: Aralık sonuna kadar.

Öne çıkan mekânlar: Piazza Grande, Palazzo della Fraternita, Medici Kalesi.

Geleneksel lezzetler: Toskana kestanesi, yerel şaraplar, zencefilli hamur tatlıları.

Alışveriş önerileri: Elle boyanmış Noel süsleri, Tirolese kumaşları, yerel zanaatkâr ürünleri.

Laveno Mombello: Işıkların, Su Altı Heykellerinin ve Noel Büyüsünün Kucaklaştığı Yer

İtalya’nın kuzeyinde, Alplerin eteklerinde uzanan Maggiore Gölü’nün doğu kıyılarında gizli bir mücevher vardır: Laveno Mombello. Her mevsim kartpostallık manzaralar sunan bu kasaba, Noel döneminde alışılmışın çok ötesine geçer ve ziyaretçilerine yalnızca bir kutlama değil, adeta unutulmaz bir rüya yaşatır. Eğer Noel’i bir masal diyarında, her adımda yeni bir büyüyle karşılaşarak geçirmek istiyorsanız, rotanızı mutlaka buraya çevirmelisiniz.

Işıkların Dönüştürdüğü Bir Kasaba

Noel zamanı geldiğinde Laveno Mombello, gündüzleri sakin bir göl kasabası gibi görünse de gece olup ışıklar yandığında bambaşka bir yüzünü gösterir. Çeşmelerden meydanlara, sokaklardan park alanlarına kadar her köşe yarım milyon LED ışıkla süslenir. Sarı, beyaz ve hafif mavi tonların göl yüzeyine yansıması, gecenin karanlığını büyülü bir pırıltıya dönüştürür. Suyun üstünde titreşen bu ışıklar, sanki gökyüzündeki yıldızların yeryüzünde yankılanmış halidir.

Monte Sasso del Ferro’ya düşen kar, bu ışıklı atmosferi tamamlar. Beyaz örtü, dağların yüzeyini sessizce sarar ve kasabanın üzerindeki büyüyü daha da belirgin kılar. Gölün kıyısına yerleştirilmiş kızaklar, ren geyikleri ve dekoratif heykeller, karla kaplı dağlar arasında bir kış masalının canlı dekorları gibidir. Nereye dönerseniz dönün, Noel’in sıcaklığını ve çocukça sevincini hissetmekten kendinizi alamazsınız.

Kasabanın sokaklarında dolaşırken, sanki her ışık huzmesi size ayrı bir hikâye anlatır. Hafif bir esinti yüzünüze çarpar; soğuktur ama rahatsız edici değildir çünkü hemen ilerde yanan ışıklı bir köknar ağacı ya da göl kıyısındaki bir enstalasyon size sıcaklık verir. Gecenin sessizliğini bozan tek şey ise uzaktan gelen Noel melodilerinin hafif tınılarıdır. Bu melodiler, ışıklarla birleşerek Laveno Mombello’yu tam anlamıyla duyusal bir şölen haline getirir.

Maggiore Gölü’nün Altında Bir Mucize: Batık Doğum Sahnesi

Gölün güzelliği Noel’de yalnızca ışıklarla sınırlı değildir. Maggiore Gölü, bu mevsimde kırk yılı aşkın bir geleneğe ev sahipliği yapar: Batık Doğum Sahnesi (Presepe Sommerso). Bu dünyada eşi benzeri pek olmayan bir manzara sunar: Su altında, özel platformlara yerleştirilmiş kırk iki heykel, gece olduğunda ışıkların yardımıyla birer birer görünür hale gelir.

Bu gelenek 1975 yılında, Laveno Mombello Swiss Diving Club başkanı Ovidio Garolla’nınbir fikriyle doğmuştur. Başlangıçta sadece birkaç figürle başlayan proje, yıllar içinde halkın ve yerel yönetimin büyük desteğiyle büyüyerek bugünkü görkemine ulaşmıştır.

1979’da heykeltıraş Gianfranco Tancredi’ye üç temel figürü—Meryem, Yusuf ve Bebek İsa’yı—doğal boyutlu, beyaz Vicenza taşından yontma görevi verilmiştir. Bu figürler yalnızca birer heykel değil; insan emeğinin, sanatın ve doğanın birlikteliğini simgeleyen, gölün dingin sularında huzurla duran birer sanat eseridir.

Her yeni heykel için düzenlenen “daldırma törenleri” kısa sürede kasabanın en heyecanla beklenen geleneklerinden biri haline gelmiştir. Platform suya bırakılır, ışıklar yavaşça yanar, hafif müzik gölün yüzeyine yayılır ve o an kasabada neredeyse kutsal bir sessizlik oluşur. İnsanlar nefeslerini tutar, sanki gölün kendisi bile bu ritüeli selamlamak için dalgasız kalır.

Noel Etkinlikleriyle Dolu Bir Dönem

Laveno Mombello’daki Noel dönemi yalnızca su altı heykelleriyle sınırlı değildir. Kasaba bu mevsimde müzik, sanat ve masalsı figürlerle dolup taşar. Yıl boyunca sakin olan meydanlar, Aralık ayıyla birlikte rengârenk pazar tezgâhları, sokak müzisyenleri ve ışıklı süslerle canlanır.

Gaggeto Park ise başlı başına bir masal bölgesine dönüşür. Parkın içi, kuyruklu yıldızlar, dev ışıktan yaratıklar, fantastik figürler ve loş patika lambalarıyla donatılır. Erişkinler burada çocukluklarının masum heyecanlarına geri dönerken; çocuklar, hayal gücünün sınırlarının olmadığını yeniden keşfeder. Kasaba, her yaştan ziyaretçiye hayal kurmanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatır.

Konserler, sergiler, aile etkinlikleri ve Noel pazarları kasabaya gün boyu canlılık katar. Akşam olduğunda ise ışıkların göl üzerinde yarattığı büyülü atmosfer tüm etkinliklerin üstünü zarifçe örter.

Bir Noel Masalının İçinde Yürümek

Laveno Mombello’da Noel’i deneyimlemek, yalnızca ışıkları görmek ya da heykellere bakmak değildir; bir masalın içine adım atmaktır. Gölün kıyısında dolaşırken hem doğanın dinginliğini hem de insanlığın ortak kültürel mirasının sıcaklığını hissedersiniz. Su altındaki heykeller, ışıklar, melodiler ve dağların sessizliği birleşerek unutulmaz bir bütün oluşturur.

Buraya gelen herkes, ayrılırken yanında yalnızca fotoğraflar değil; ruhunu ısıtan bir anı, hafızasında parlayan bir ışık ve belki de hiç beklemediği bir iç huzuru götürür.

Dünyanın En Büyük Işıklı Doğum Sahnesi: Manarola

Cinque Terre’nin büyülü atmosferine yerleşmiş Manarola, La Spezia’dan feribot ya da trenle gelen ziyaretçileri karşılayan ikinci sahil köyü. Ancak bu masalsı köyün şöhreti, özellikle yılbaşı döneminde ışıklarıyla tüm dünyayı büyülemesiyle biliniyor.

Peki neden?

Çünkü her yıl, doğuş sahnesi (Presepe) tüm köyü baştan sona sarıyor. 8 Aralık’tan itibaren dünyanın en büyük ışıklı doğum sahnesi, hem çevresini hem de tüm İtalya’yı aydınlatmaya başlıyor. Akşam karanlığında, tepelere yerleştirilmiş 300 gerçek boyutlu figürü parlak bir masala dönüştüren 17 bin ampul bir anda yanıyor ve Manarola, ışığın ve hayalin kentine dönüşüyor. Doğanın sunduğu büyüleyici manzara, insanın yaratıcı dehasıyla birleşince ortaya şimdiye kadar çizilmiş en etkileyici tablolardan biri çıkıyor. Tepeden denize doğru uzanan rengarenk evler, dar boğazlar ve kıvrımlı sokaklar da bu eşsiz eserin tamamlayıcı parçaları hâline geliyor.

Mario Andreoli: Işığın Sanatçısı

Bu masalsı doğum sahnesinin ardındaki isim Mario Andreoli. 1976’da tamamen tesadüfen doğan bir fikir, onun ellerinde altmış yılı aşkın sürede gerçeğe dönüştü. Bu süreci anlamak için biraz geçmişe gitmek gerekiyor.

Cinque Terre, yüzyıllardır hem balıkçıların hem de çiftçilerin yurdu. Denizden yüzlerce metre yükselen teraslarda üzüm bağları ve zeytinlikler yetişir. Bu engebeli topraklarda tarım yapmanın ne kadar zor olduğunu düşününce, bölge halkının sabrına ve kararlılığına hayran olmamak mümkün değil. Fakat toprağı ve doğayı seven bu insanlar, emeklerinin karşılığını her zaman almış… Asırlardır dünyanın en lezzetli zeytinyağları ve şaraplarını üretmeye devam ediyorlar.

Bu bereketli sürecin ardından köy halkı, kendilerine sunulan nimetler için doğaya şükranlarını sunmayı hiç unutmamış. Her şarap hasadından sonra Manarola’nın tepesine üç tahta haç yerleştirilirmiş. Bu geleneğin içinde Mario Andreoli’nin anne ve babası da varmış.

Babası vefat ettiğinde Mario, onun haçını aydınlatmak istemiş. O an, bir araba aküsünün ışığı tepedeki bir demiri parlatmış ve sanki karanlıkta bir fikir yıldızı parlamış: Daha büyük, daha parlak bir eser yaratma hayali…

Köy halkı bu fikri coşkuyla sahiplenmiş. Küçük bir kulübeyle, atık malzemelerle ve geri dönüştürülmüş figürlerle başlayan proje her yıl büyüyerek ilerlemiş. 2007’de ise dünyanın en büyük ışıklı doğum sahnesi olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Üstelik bu proje sayesinde köy, tamamen güneş enerjisiyle çalışan ekolojik bir yapıya kavuşmuş.

Işık ve Sessizlik Arasında Bir Yolculuk

Bugün karşımıza çıkan manzara gerçek bir harika. Sanat ile doğa arasında kesintisiz bir diyalog var; sanki tepeler, evler, kayalıklar ve ışıklar birbirine hikâye anlatıyor. Bu canlı eser, her yıl biraz daha gelişiyor; her yıl biraz daha büyülüyor.

Ziyaretçiler, tepenin zirvesine ulaşan basamaklı patikayı figürlerin eşliğinde tırmanırken, sonunda doğum kulübesine varıyorlar. İşte o an, İsa’nın doğumunu yukarıdan seyretme vakti…

Ayaklarınızın altında, karanlık denizin üzerine serpilmiş yıldızlar gibi parlayan 300 figürün ışıkları uzanıyor. Sessizlik bile Noel’in büyüsünü fısıldıyor. Ve insan, bu muhteşem bölgenin her zerresine sinmiş olan görünmez bir mucizenin kendisini çağırdığını hissediyor.

Sardunya’da bir Noel Yemeği

Noel dönemi, dünyanın birçok köşesinde olduğu gibi Sardunya’da da yılın en büyülü zamanıdır; fakat burada, Akdeniz rüzgarının taşıdığı tuz kokusuna karışan o kadim gelenek duygusu, bu günleri daha da özel kılar. Noel, geçmişten bugüne uzanan aile bağlarının yeniden örüldüğü, ışığın karanlığı yumuşattığı, kalbin kalbe yaklaştığı bir zaman dilimidir. Sardunya’nın taş sokaklarında, evlerin pencerelerine asılan ışıklarda ve her köşede beliren Presepelerde bu büyüyü görmek mümkündür.

Aralık takviminden 24 rakamı belirince, hazırlıklar tamamlanır; evler misafirlerini, ruhlar ise sıcaklığı bekler. Noel Arifesi gecesi, İtalyan sofraları baştan aşağı bir şölen sofrasına dönüşür. Bizim için bu gece, anneannemin masalsı evinin kapısından içeri adım atmak demektir. Herkes özenle seçtiği kıyafetleriyle gelir. Herkes evin sıcaklığına yakışacak kadar şık, aile muhabbetine uyacak kadar rahattır.

Kapıdan girer girmez çam ağacının kırmızı toplarına yansıyan ışıklar göz kırpar. Şömineden yükselen çıtırtılar, anneannemin evini yıllar boyu ayakta tutmuş sevginin yankısı gibidir. Salon, kırk yıldır biriktirilmiş yılbaşı süslerinin zamansız güzelliğiyle dolar; kokinalar, çam dalları ve küçücük çiçekler eve kırmızı ile yeşilin en tatlı tonlarını taşır. Pencereler ışıklı dallarla sarılmış, kapıda “Buon Natale” yazan çelenk herkesi aynı sıcaklıkla kucaklamak için yerini almıştır.

Bu özel günlerin hazırlanışı kolay değildir. Annem ve teyzem, her yıl olduğu gibi arife gününe kadar anneannemin yanına taşınır. Mutfağın içi, üç neslin aynı ritimle karıştırdığı tencerelerle kaynar. 24’ü geldiğinde masa artık bir şölen alanına dönüşmüştür; mutfaktan yükselen kokular, sevinçle kabaran bir hamur gibi evi sarar.

Sardunya’nın Noel sofrası çeşit çeşit mezeler, yerel peynirler, kokulu ekmekler ve üzerlerine sürülecek kremalarla başlar. İlk yemek çoğu zaman ricotta ve ıspanak dolgulu raviolidir. Mantıları hep birlikte, kahkahalar eşliğinde hazırlarlar. Hamurun içine saklanan ricottanınyumuşaklığı, ıspanağın tazeliği ve el emeğinin sıcaklığı sofraya bambaşka bir tat katar. Bu yıl ana yemek enginarlı kuzu güveci olacakmış; fırında ağır ağır pişerken tüm eve yine çocukluğumuzun kokusu yayılacak.

Tatlılar ise Noel’in ayrılmaz bir parçasıdır. Milano’nun Panettone’si, Verona’nın zarif Pandoro’su ve Sardunya’nın badem kokulu kuru tatlıları masaya adeta şenlik havası verir. Hepsine eşlik eden Malvasia likör şarabı, içindeki bal notasıyla gecenin tatlı ritmini tamamlar. Annem, teyzem ve anneannem bir araya gelince tüm bu tatlılar, yıllardır olduğu gibi, masamızdaki yerlerini alır.

Yemekten sonra teyzemin ikizleri Noel Baba’yı beklemeye başlar; gözlerindeki pırıltı, her yetişkine bir zamanlar çocuk olduğunu hatırlatır. Anneannem eskiden ateş başında anlatılan Noel masallarından söz eder; o hikâyelerin ateş kıvılcımlarıyla birlikte yükseldiğini, bugün artık pek anlatılmadığını söyler. Keşke yeniden başlasa… Keşke hikâyeler, çam dallarının kokusu gibi nesilden nesile taşınsa…

Gecenin ilerleyen saatlerinde büyük küçük herkes tombalanın etrafında buluşur. Kuru ve yaş meyve sepetleri masanın ortasında durur; her sayı çekildiğinde yükselen kahkahalar eve ayrı bir sıcaklık ekler. Bir süre sonra anneannem, annem ve teyzem, yılın en anlamlı törenlerinden biri olan Noel Ayini’ne katılmak üzere kiliseye doğru yola çıkar.

Ve sonra, beklenen o an gelir: gece yarısı… Çocuklar sevinç çığlıklarıyla hediyelerine koşar, yetişkinler birbirlerine mutlu dileklerle sarılır. Babam köpüklü şampanyanın mantarını açarken çıkan ses, gecenin coşkusuna karışır. Hep birlikte kadeh kaldırırız: “Mutlu Noeller!”

Hediyeler açılır, sofranın ritüeli tamamlanır. Gece, sıcak bir masal gibi ağır ağır son sayfasına yaklaşırken herkes ertesi gün yapılacak uzun, neşeli Noel öğle yemeği ve yeni bir tombala oyunu için huzurla odalarına çekilir. Noel’in büyüsü ise evin duvarlarında bir süre daha dolaşmaya devam eder.

Panforte: Antik ve efsanevi bir Siena tatlısı

İtalya’nın hang bölgesine gidersek gidelim, bizi karşılayan yalnızca o büyüleyici mimari ya da manzara değildir; her bölgenin kendine özgü adetleri, ritüelleri ve tatlıları da o coğrafyanın ruhunu taşır. Artık biliyoruz: Her bölgede, oraya özgü adetler ve tatlılarla karşılaşıyoruz.

Lombard evlerinin sehpalarında güzel bir fincan eşliğinde incelikle sunulan bir dilim panettone, Puglia’da sohbet aralarında ikram edilen altın rengi bir cartellate tabağı, Sienesemasalarını süsleyen panforte ya da ricciarelli dilimleriyle dolu tabaklar, bu zengin kültürel mozaiğin bir parçasıdır. Kahvenin yerini bir kadeh Vin Santo aldığında ise, hemen yanında mutlaka bir tabak cantuccini belirir: İtalyan misafirperverliğinin tatlı bir tamamlayıcısı.

Siena’nın tatlılarının en eskisi kesinlikle çok övündükleri Panforte’dir. Sekiz yüz yılı aşan tarihine bakınca bu onurun nedenini anlıyoruz. Baharatlı tatlı ekmeğe yönelik ilk kayıtlar, Siena’nın eteklerinde Montecelso manastırında tutulan bir belgenin düzenlendiği 1205 yılına kadar uzanıyor. O zamanlar Panforte değil Panpepato olarak adlandırılıyormuş; Tarihi metinde, köylülerin vergi karşılığı olarak rahibelere bir miktar biberli ekmek ve bal getirmeleri gerektiği ifadeleri yer alıyor. Siena, o zamanlar Via Francigena boyunca baharat ticareti için çok önemli bir merkezdi. 

Siena, Via Francigena üzerinde bulunduğu için Orta Çağ’da baharat ticaretinin önemli duraklarından biriydi. Buna rağmen biber pahalı ve ulaşılması zor bir baharattı; Doğu’dan geldiği için neredeyse para yerine geçiyor, pazarlıklarda değerli bir değişim aracı olarak görülüyordu. Aynı dönemde ilaç yapımında da çokça kullanılan baharatlar, Panpepato’nunhazırlanmasını Arte dei Medici e Speziali —Siena’nın hekim ve eczacı loncasının— yetkin ellerine bıraktı. Lonca ustaları, ilaç hazırlarken artan malzemeleri değerli baharatlarla birleştirerek bu baharatlı tatlı ekmeği oluşturuyordu.

Panpepato zamanla hanlarda ve meyhanelerde satışa sunuldu, fakat pahalı baharatlar nedeniyle uzun süre yalnızca soyluların ve din adamlarının tadabildiği bir ayrıcalık olarak kaldı. Yüzyıllar ilerledikçe baharatın hem koruyucu hem güçlendirici özelliği keşfedildikçe, mutfaklardaki rolü de büyüdü. Böylece Panpepato’nun Panforte’ye dönüşümüne dair efsaneler doğdu.

Bu efsanelerden ilki, Rahibe Berta’ya adanmıştır. Rivayete göre rahibe, tarifin içine bademi ve çeşitli meyve şekerlemelerini ekleyerek tatlıyı zenginleştirmiş, savaş arifesinde askerlerin enerjisini artırmıştır. Hatta Sienelilerin Montaperti Zaferi’ni bu güçlendirici tatlıya borçlu oldukları bile söylenir. Rahibenin karışımında sedir, portakal ve kavun şekerlemeleri, zencefil, biber ve etkileyici bir baharat armonisi bulunur.

Diğer efsane ise daha duygusal bir hikaye anlatır: Manastıra kapatılan Rahibe Ginevra, Panpepato hazırlarken, pencereden Haçlı Seferleri sırasında ölüme terk edilmiş sevgilisinin sesini duyar. Bu anın yarattığı coşkunlukla baharatların tamamını tencereye döker; böylece Panforte’nin yoğun, aromatik karakteri doğar.

Panpepato’dan Panforte’ye geçişin kesin tarihi eskiden olduğu gibi bugün de bir bir sırdır; fakat Orta Çağ’dan itibaren bu tatlının Siena sınırlarını aşarak Avrupa’nın seçkin sofralarında kendine yer bulduğu bilinmektedir. Noel dönemlerinde ve özel kutlamalarda hediye edilmesi geleneğe dönüşmüş, öyle ki yazar, şair Ugo Foscolo bile 1813 tarihli mektuplarında Panforte’den söz etmiştir.

Panforte, tarih boyunca yalnızca bir tatlı değil, aynı zamanda bir ritüel olmuştur. Tarifinin “gizli anahtarı” olduğu söylenen sayı —on yedi—, Palio’nun on yedi bölgesine gönderme yapar. Mükemmel bir Panforte için on yedi malzeme kullanılması gerektiğine inanılır. Bu inanç doğrultusunda Noel yaklaşırken evlerde titizlikle hazırlanan Panforte; aile ziyaretlerinde, dost buluşmalarında paylaşılarak hem sofra hem gönül birliği yaratır.

Belki de bu tatlıyı özel kılan tam da budur: Yalnızca bir dilim lezzet değil, nesiller boyunca aktarılan bir birlik ve paylaşma geleneğidir. Dilerim bu tatlı anları —birlikte olmanın, aynı tabaktan pay etmenin verdiği huzuru— yaşayacağımız günlerin sayısı artsın.

13 Aralık: Azize Lucia

Venedik’te, çizgili gömlekleriyle gondollarını zarafetle süren gondolcuların arasında dolaşırken, rüzgarın taşıdığı eski Napoliten şarkısı Santa Lucia mutlaka kulağınıza çalınır. Sanki Venedik’in kanallarına aitmiş gibi görünse de, aslında o melodi Napoli’nin denizcilerine aittir. Teodoro Cottrau’nun 1850 yılında bestelediği Santa Lucia, ninnimsihuzuruyla insanın yüreğini yumuşatır. Bugüne dek Enrico Caruso’dan Andrea Bocelli’yekadar pek çok usta tenorun sesinde yankılanmış, dünya çapında bilinen bir ezgiye dönüşmüştür.

Şarkı, gece vakti şirin Napoli kıyılarında teknesiyle ilerleyen bir denizcinin öyküsünü anlatır. Mehtap doğmuştur; gümüşten dökülmüş gibi parlayan ay ışığı, suyun yüzeyinde ince bir yol çizer. Bu yolun ışığı, Siracuza’nın, körlerin ve yoksulların koruyucu azizesi Santa Lucia’nın nurudur…

Santa Lucia’nın hikâyesi, dördüncü yüzyıl Sicilya’sında, Hristiyanlığın yasaklandığı ve bu inanca sahip olanların işkence, zulüm ve ölümle yüz yüze kaldığı karanlık bir dönemde geçer. Lucia, böylesine baskı dolu zamanlarda soylu bir ailenin kızı olarak Syracuse’da dünyaya gelir. Genç bir kıza dönüştüğünde sadece güzelliğiyle değil, aynı zamanda karakterinin aydınlığıyla da herkesin dikkatini çeker. Özellikle de ışıltısıyla görenleri büyüleyen parlak mavi gözleriyle…

Bir efsaneye göre, Lucia küçücük bir kızken babasını kaybetmiş; annesi Eutychia onu tek başına büyütmüştür. Zamanla Lucia Hristiyanlığı benimser. Evlenme çağına geldiğinde zengin bir soylu onu annesinden ister. Annesi, kızının geleceğini garanti altına almak için bu evliliği uygun bulur; fakat kendisini Tanrı’ya adamış, bakire kalmayı seçmiş olan Lucia bu evliliği istemez. Annesi ısrar ettikçe Lucia direnir; Lucia direndikçe delikanlı onu daha çok arzular. Genç adam Lucia’nın mavi gözlerine tutkuyla bağlanmıştır ve “Onları görmeden yaşayamam,” diyerek yakarır.

Sonunda annesinin baskılarına dayanamayan Lucia, kendi gözlerini oyarak delikanlıya gönderir. Efsaneye göre Tanrı, Hristiyan bir genç kız olarak Lucia’nın bu cesur fedakârlığından öylesine etkilenir ki, ona gözlerini yeniden bağışlar. Rönesans dönemine ait Santa Lucia tablolarında elinde taşıdığı, ya da bir tabağın içinde duran oyulmuş gözlerin nedeni bu anlatıdır…

Bir başka, daha yaygın rivayete göre ise Lucia annesinin isteğiyle nişanlanmış, sakince yaşayan bir genç kızdır. Bir gün annesinin ciddi bir hastalığı olduğunu öğrenir. Çare bulmak için Catania’daki Sant’Agata’nın mezarına gidip dua eder. Orada uykuya dalar ve Aziz Agatha’yı rüyasında görür. Agatha ona, annesinin iyileşmesi için yoksullara ve çocuklara yardım etmesi gerektiğini söyler.

Lucia eve döndüğünde annesini mucizevi biçimde iyileşmiş bulur. Bu olay genç kızın ruhunda derin bir dönüşüm yaratır; artık hayatını mesihe adamaya kararlıdır. Tüm servetini yoksullara bağışlar ve kendisini Hristiyan olmakla suçlayan nişanlısından ayrılır. Ancak bu karar nişanlısının öfkesini büsbütün artırır ve Lucia’yı Romalı yetkililere ihbar eder.

O dönemde İmparator Diocletian’ın zulmü doruktadır. Lucia tutuklanır. Duruşmada inancını cesurca açıklar. Bunun üzerine ona genelevde fahişelik yapma cezası verilir. Fakat Lucia’nın bedeni o kadar ağırlaşır ki askerler onu yerinden bile kıpırdatamaz. Ardından onu kazığa bağlayıp yakmak isterler; fakat alevler Lucia’ya dokunmaz. Sonunda başını keserler ve gözlerini oyarlar. Yine de Lucia ölmeden önce Diocletian’ın yakın zamanda öleceğini ve Hristiyanlara yapılan zulmün kısa süre içinde sona ereceğini söyler.

Efsaneye göre, Syracuse’un azizesi Lucia, inancını inkâr etmek yerine şehadeti seçtiğinde sadece 22 yaşındaydı. Yıl 304 idi…

Sevgili insan dostlarımız,

Bu mektubu, karanlığın içinden yükselen titrek bir nefes gibi okuyun. Çünkü bu satırlara sığmaya çalışan şey, yalnızca kelimeler değil…

Bizim korkumuz. Bizim yok oluşumuz. Bizim sessiz çığlığımız.

Yeni yıl gecesi yaklaşırken şehirlerinize ışıklar asılıyor, sokaklar neşeyle doluyor. Siz gülüyor, eğleniyor, umutla geri sayıyorsunuz.

Oysa aynı saniyelerde, biz gölgelerin içinde küçülüyoruz…

Çünkü biliyoruz…

Gökyüzü birazdan bir savaş alanına dönecek.

Her patlama sesi, dünyamızı paramparça eden görünmez bir kılıç gibi üzerimize inecek.

Her gürültü, varlığımızın derinliklerinde bir şeyleri kıracak.

Her ışık, arkamızdan koşan hayaletler gibi üstümüze çökecek.

Ve biz, siz eğlenirken öleceğiz…

Kuş dostlarımız yuvalarından fırlayıp karanlığa savrulacak; geri dönmeden donup kalacaklar.

Kedi ve köpek kardeşlerimiz, korkudan aklı karışmış bir durumda kendilerini bilmeden koşacak…

Yollara, arabalara, dipsiz bir karanlığa…

Nice canı böyle kaybettik.

Yıllardır bu korkunun tutsağıyız.

Bu satırları, karanlıkta ürkekçe birbirimize sokularak, yüreğimizde aynı endişeyle yazıyoruz. Yılın son günleri yaklaşırken, kentlerinize umut dolu ışıklar yayılırken, bizler de o coşkunun bir parçası olmayı isterdik. Ne var ki biliyoruz… Kutlamalarınız çoğu zaman gökyüzünü parçalayarak yükselen patlamalarla, kulaklarımızda yankılanan gürültülerle dolu.

Size yalvarırcasına hatırlatmak istiyoruz:

Her yüksek ses, yüreğimizde küçük bir kıyamettir.

O an ne olduğunu anlayamayız. Ayaklarımız titrer, nerede olduğumuzu unuturuz. İçimizi aniden soğutan o panik, bizi savurur; kimi zaman yuvalarımızdan, kimi zaman sizden uzaklaştırır. Nice dostumuzu, işte bu korkunun o kör karanlığında kaybettik. Bir anda fırlayıp göğe karışan kuş arkadaşlarımız geri dönecek yolu bulamadan dondu kaldı; kimi tellerde, kimi soğuk taşlarda… Dört ayaklı kardeşlerimiz korkuyla kaçarken hızla yaklaşan bir aracı fark edemediler. Hepsi birer sessiz anıya dönüştü.

Biz artık sevdiklerimizi böyle kaybetmek istemiyoruz.

Bu yüzden, cesareti bir araya getirip size sesleniyoruz.

Bizleri duyun. Kalbimizi duyun.

İşitme duyumuz sizinkinden çok daha keskin. Bir havai fişek sesi… Sizin için saniyelik bir gürültü, bizim için saatler süren bir dehşet.

Kuş dostlarımız yuvalarından fırlayıp geceye savruluyor; anneler yavrularına dönemiyor. Kedi ve köpek dostlarınız, en güvendikleri insanın sesini bile duyamaz oluyor; kalpleri öyle hızlı çarpıyor ki, dünyayı sarmalayan korkudan başka hiçbir şey hissedemiyorlar. Evlerin içinde bile en karanlık, en dar yerlere saklanıyoruz… Bizi görmüyorsunuz ama küçücük bedenlerimiz tir tir titriyor.

Lütfen düşünün:

Bir canlının kalbi, yalnızca korkudan ne kadar küçülebilir?

Bu yüzden sizden bir ricamız var…

Yeni yıl gecesi yaklaşırken, lütfen bizi yalnız bırakmayın. Kollarınız, bizim için bir sığınak kadar güvenli. Yanımızda olduğunuzda, dünyanın sesi biraz daha kısılıyor. Müzik açmanız, bizi okşamanız, bir ödül mamasıyla ilgimizi dağıtmanız bile bize yaşam gücü veriyor.

Bizi göremediğiniz zamanlarda verilen sakinleştiriciler çoğu zaman işe yaramıyor; hatta korkumuzu büyütüyor.

Sizin kokunuz, sizin sesiniz… En iyi ilaçlarımız bunlar.

Ve bir ricamız daha var:

Mümkünse doğanın içindeki patlamalardan kaçının. Ormanların, tarlaların içinde savunmasızca yaşayan dostlarımız var. O patlayıcı sesler, onların dünyasını yerle bir ediyor… Anne ile yavrunun arasına korku giriyor. Bazıları bir daha geri dönemiyor.

Sevgili insan dostlarımız…

Bu mektubu yazmamız kolay olmadı. Bizim için kelimeler yoktu, siz verdiniz. Cesaretimiz yoktu, birbirimize sarıldık. Tek istediğimiz, bu yılı biraz daha az korkuyla, biraz daha fazla umutla karşılamak.

Bu mektubu yazarken titriyoruz. Çünkü kelimeler bizi kurtarmaz, ama belki yüreğinize dokunur.

Belki, bu yıl…

Biz de sizin gibi yeni bir başlangıca merhaba diyebiliriz, korkmadan, saklanmadan, ölmeden.

Kalplerinizdeki küçük pençe izleri adına…

Eğer sesimizi duyuyorsanız…

Teşekkür ederiz.