Editörün Notu…

Yolculuk vakti…
Bu sayımızla birlikte, yüreğimizi valizlere koyuyor, düşlerle örülü sokaklara adım atıyoruz. Rotamız: İtalya Yarımadası’nın güney kıyıları. Her taşında bir hikaye, her rüzgârında bir ezgi saklı bu topraklarda, güzelliğin binbir tonuna, kültürün ve zamanın büyüsüne tanıklık edeceğiz.
Sayfalar ilerledikçe, bir ansızlık gibi çıkacak karşınıza İtalya’nın renkleri — limon sarısı, Akdeniz mavisi, terracotta kırmızısı… Hepsi, anılara dönüşmek için bekliyor.

İlk durağımız Amalfi Sahilleri.
Kimi, onu dünyanın en büyüleyici kıyısı olarak anar; kimisi nadide inci bir kolyeye benzetir; kimiyse bir masalın satır aralarından fırlamış gibi görür. Ve biz, kelimelerin kifayetsiz kaldığı o eşikteyiz.
Yamaçlara yaslanmış pastel tonlarda evler, sabahları deniz kokusuyla uyanan bakir kasabalar,  gökyüzünü içine çeken uçsuz bucaksız mavi… Her biri, bir ressamın tuvalinden fırlamış gibi.
Ve mitoloji fısıldar kulağımıza: Amalfi, Herkül’ün aşık olduğu su perisidir. Genç yaşta toprağa düşen bu peri için, Herkül, dünyanın en güzel köşesini seçer ve onun hatırasına Amalfi’yi inşa eder.  O andan itibaren sadece Herkül değil herkesin ilk görüşte aşık olduğu bir bölgeye dönüşür.

Amalfi’den topladığımız birkaç aşk kırıntısıyla yönümüzü Sicilya’nın eşsiz mücevheri, Taormina’ya çeviriyoruz. Ardından bir başka şiir gibi ada, Ischia şifalı sularıyla, volkanik toprağının bağrından doğan dinginliğiyle bizi karşılıyor…

İtalya’nın sarhoş edici güzelliğinde; geçmişin izlerini, sanatın sessiz çığlıklarını, geleneklerin sıcaklığını bir araya getiriyoruz. Gözlemlerimizden, duyduklarımızdan ve içimize işleyen anlardan oluşan bu sayımızda sizleri de bu büyülü yolculuğa davet ediyoruz.

Keyifli bir yolculuk dileriz…

Evrenin İncisi: Amalfi Kıyıları

“Denizle gökyüzünün birbirine fısıldadığı yerlerde, zaman da yavaşlar.”

Güney İtalya’yı inci bir kolye gibi saran Amalfi Sahili, ilk görüşte aşkı yaşatan o nadide güzelliklerden biri. Efsanelere, şiirlere ve sonsuz fotoğraflara ilham veren bu kıyı şeridi, sadece görsel bir şölen değil; aynı zamanda tarihi, kültürü ve ruhu olan bir yolculuk.

Bazıları, UNESCO’nun “Evrenin Değerleri” listesinde yer alan bu eşsiz bölge için şiirler yazdı; bazıları şarkılar besteledi, bazıları da hatırladıkça yeniden yaşadığı hikayelere dönüştürdü. Gökyüzünün yoğun mavisiyle buluşan turkuaz deniz, limon çiçeklerinin mis kokusu, zeytinlikler, üzüm bağları, rengârenk bahçeler ve farklı dünyalara açılan tüneller… Amalfi Sahili’ni anlatmak, zamana sığmayan bir güzelliği tarif etmeye çalışmak gibidir.

Tarihin ve Denizlerin Efendisi

Sorrento ile Salerno arasında uzanan Amalfi, bir zamanlar Venedik, Pisa ve Cenova ile ticari güç rekabetine girmiş, bağımsız bir deniz cumhuriyetiydi. Amalfi’nin bu dönemdeki etkisi öylesine büyüktü ki, Tavola Amalfitana adı verilen deniz ticaret yasaları burada kaleme alındı; Amalfi haçı taşıyan altın ve gümüş sikkeler basıldı; limanlarından çıkan gemiler, İskenderiye’den Konstantinopolis’e kadar uzanan ağlar kurdu. 11. yüzyılda Apulialı William şöyle der: “Hiçbir şehir, altın, gümüş ve tekstil açısından Amalfi kadar zengin değildir.” Ticaretin cazibesi, kentin kültürel çeşitliliğini de artırdı. Tunus, Trablus ve Cezayir’le kurulan ilişkiler sayesinde şehir, Arap-Sicilya estetiğini mimarisine ustaca yansıttı. 10. yüzyılda kiliseler, manastırlar ve labirenti andıran sokaklar Amalfi’ye yepyeni bir kimlik kazandırdı. Her şey 1343 yılındaki büyük depremle altüst oldu. Şehrin önemli bir kısmı denize gömüldü; ama güzelliği zamana karşı dimdik ayakta kaldı.

Roma’dan başlayan yolculuğumuz, Napoli yönüne ilerlerken Vezüv Yanardağı’nın heybetli gölgesi eşliğinde devam etti. Arnavut kaldırımlı meydanları, hareketli sokakları ve sahil boyunca kıvrılan dar patikaları geride bırakırken; bir yanımızda göğe yükselen dağlar, diğer yanımızda sarp kayalıkların altında parıldayan deniz uzanıyordu. Yol boyunca büyük araçlara yol vermek için kenara çekildik, bekledik, bazen de nefesimizi tuttuk. Ama tüm bu sabır, sonunda ulaştığımız manzara karşısında anlam kazandı.

Ve nihayet: Rüyalar diyarı 

Renkli cepheleriyle evler, limon ağaçlarının gölgelediği avlular, yokuşları çıkarken size eşlik eden Akdeniz kokusu… Zaman burada başka bir ritimde akıyor. Her adımda tarih fısıldıyor, her köşe bir kartpostal gibi.

İtalya’nın güney sahilleri, zamanın zarafetiyle parıldayan birer mücevher gibi. Bu büyülü coğrafyada yolculuğumuzun ilk durağı, Antik Roma’dan bu yana cazibesini yitirmeyen Sorrento oldu. Uçurumun tepesine kurulmuş bu küçük ama büyüleyici kente arabamızı park ettikten sonra, portakal ve limoncello kokularının havaya karıştığı sokaklara attık kendimizi. Pastel renkli binaların arasından geçerek Piazza Tasso’ya vardık. Meydanın yakınında ayırttığımız otelde kısa bir molanın ardından şehri keşfe çıktık.

Sorrento’nun büyüsü, sadece kartpostallık manzaralarında değil; dik uçurumlarında, berrak sularında, dev güllerle bezeli bahçelerinde ve limon kokulu rüzgarlarında gizli. Sahilde tembellik etmek cazipti ama bu pitoresk kasabanın her ayrıntısını hissetmek istiyorduk.

Piazza Tasso’nun kalbindeki canlı Bar Ercolano’da, yerel şarap Tenuta Madre eşliğinde deniz ürünleriyle bezeli bir İtalyan sofrası kurduk kendimize. Akşam yürüyüşümüz bizi, balıkçı teknelerinin salındığı Marina Grande’ye ve ardından güneşin turuncuya çaldığı saatlerde Parco di Villa Comunale’ye götürdü. Panoramik manzaraya karşı gün batımını izlerken, Romalıların neden buraya “Sirens’in diyarı” dediğini daha iyi anlıyorduk. O gece meydan yakınlarındaki bir restoranda pizzalarımızı yedikten sonra, tatlı bir yorgunlukla otelimize döndük.

Positano: Renklerin ve Işıkların Kasabası

Ertesi sabah yine Bar Ercolano’da kahvaltımızı ettik ve yolumuzu bir başka rüya diyarına, Positano’ya çevirdik. Arabayı tepeye park ettiğimizde içimden bir sesle bağırdım: “Gerçek olamayacak türden bir rüya yeri!”—tıpkı John Steinbeck’in tarif ettiği gibi.

Positano, dik kayalıklar üzerine kurulmuştu. Bahçelerden taşan limon ağaçları ve sardunyalar arasında, beyazdan şeftali tonlarına uzanan evler, Babil’in Asma Bahçeleri’ni andırır şekilde yamaçlardan denize doğru süzülüyordu. Dar sokaklardan plaja doğru inerken, her köşe başında rengârenk seramikler, el yapımı objeler, limoncello tadımları ve butik kafeler karşımıza çıktı.

Plajın hemen arkasında yükselen, renkli fayanslarla süslenmiş kubbesiyle Santa Maria Assunta Kilisesi, şehrin siluetine karakter katıyordu. Kilisenin birkaç adım ötesinde ise küçük teknelerin yüzdüğü turkuaz bir deniz parlıyordu. Karşısına geçtiğimde, içimden fısıldadım: “Burası ölümsüzlük diyarı olmalı.”

Bir tepede, denize bakan bir otel restoranında oturduk. Beyaz şarap ve istiridye soslu spagettiyi beklerken mozzarella supplì’lerle başlangıcımızı yaptık. Taze fesleğen, zeytinyağı ve sarımsakla harmanlanan makarnamız nefisti. Güneş yanığının yerleştiği, yaşlı bir adam gitarıyla Napoli aşk şarkıları söylerken ortam tam anlamıyla film sahnesi gibiydi.

Akdeniz’in Kalbinde Bir Günbatımı

Yemekten sonra tiramisu ve espresso eşliğinde kısa bir mola verdik. Sonrasında eşyalarımızı otele bırakıp Spiaggia Grande’nin yolunu tuttuk. Plaj, hem yerli hem de yabancı tatilcilerin enerjisiyle doluydu. Şezlongumuzu denize çevirdik; önümüzde Akdeniz, arkamızda renkli evler ve güneşin sarıya boyadığı gökyüzü… Limon kokulu sularda yüzdük. Neşeli balıklar ve dalgaların ritmi eşliğinde suya daldıkça, Steinbeck’in sözleri zihnime yeniden düştü: “Oraya gittiğinizde bu büyülü yeri fark etmemeniz imkânsız, ancak ayrıldığınızda her zaman onu düşüneceksiniz ve sonra büyüyü hissedeceksiniz.”

Sanırım bu büyüyü hissetmeye başlamıştım bile…

Ertesi sabah Amalfi’ye doğru yola çıktık. Bu gezici senfoninin her anını hissedebilmek için aracın pencerelerini açtık; yol boyunca limon ağaçlarının yaydığı huzur dolu kokular içimizi sararken, şiirsel bir doğanın kalbine doğru ilerliyorduk.

Dar sokaklarda yürürken André Gide’in Amalfi’de bir at arabasıyla çarpıştığı anısını gülümseyerek hatırladım. Yüksek uçurumlar, denize bakan yamaçlara kurulmuş büyüleyici köyler, teraslar halinde inşa edilmiş çok katlı bahçeler ve turkuaz sular eşliğinde Amalfi’ye ulaştık. Monte Cerreto’dan kıyıya inen yol, zümrüt yeşili deniz manzarasıyla hepimizi büyüledi.

Arabamızı park ettikten sonra Amalfi’nin kalbi sayılan Piazza del Duomo’ya gittik. Sant’Andrea Katedrali’ne çıkan merdivenlere oturup meydandaki hareketliliği izledik. Çeşmeler, kafeler ve restoranlarla çevrili bu canlı alanın enerjisi, huzurlu insanlarla daha da etkileyiciydi. Fas, Gotik ve Norman mimarisinin izlerini taşıyan, Romanesk çan kulesiyle dikkat çeken Sant’Andrea Katedrali’nin önünde bir süre dinlendik. Ardından meydanın hemen karşısındaki plaja geçtik. Hafifçe okşayan Akdeniz’in sularında yüzerken, Amalfi’nin 11. yüzyılda çıkarılan ve dünyanın en eski deniz yasalarından biri olan Amalfi Deniz Yasaları ile bir zamanlar Akdeniz ticaretine yön verdiğini hatırladım.

Deniz sonrası durağımız, bizi Orta Çağ atmosferine taşıyan Cennet Manastırı oldu. Ardından, Amalfi’nin Avrupa’yı kâğıtla tanıştıran ticaret merkezi kimliğini düşünerek, tepelerde yer alan Kağıt Müzesi’ni ve tarihi değirmenlerin bulunduğu Değirmenler Vadisi’ni gezdik.

Meydandaki küçük bir kafede Aperol Spritz eşliğinde hafif bir atıştırmalığın ardından, André Gide’in “Denizden çok göğe yakın” dediği Ravello’ya doğru yola çıktık. Vanilya çiçeklerinin arasında, limon kokularının rehberliğinde ulaştığımız bu şirin kasaba, temiz havası, muhteşem manzaraları, zarif villaları ve bahçeleriyle gerçek bir kartpostal hissi veriyordu. Boccaccio’dan Wagner’e birçok sanatçının ilham aldığı Ravello, 10. yüzyılda kurulmuş; 18. yüzyılda ise Napoli-Barok tarzında yeniden inşa edilmişti.

Besteci Richard Wagner’in 1880 yılında Parsifal operasının bir bölümünü burada bestelemiş olması, kasabaya farklı bir ruh katmış. Her yıl anısına düzenlenen Ravello Müzik Festivali’nin afişleri, sokakları renklendiriyordu. Bu yılki konserler, limon ağaçları, sardunyalar, ortancalar, heykeller ve çeşmelerle süslenmiş Villa Rufolo’da başlayacaktı. Biz de Ravello’nun zamanın yavaş aktığı sokaklarında yürürken festival programlarına hayranlıkla göz attık.

Bu yolculuğun ardından geriye kalan duyguyu tarif etmek için belki de en uygun cümle, Steinbeck’in sözlerine kulak vererek olur: “Büyülenmiştik.”

Deniz, güneş, estetik, tarih, sanat, iyi yemekler, harika şaraplar ve sıcakkanlı insanlar…

Kalbim hâlâ Amalfi Sahili’nde.

Gitmeden Önce

Güzergâh: Sorrento, Positano, Amalfi, Ravello… Hepsi birbirinden büyülü duraklar.

Lezzet: “Limoncello”yu yerinde tatmayı unutmayın.

Ulaşım: Kıyı şeridi boyunca otobüsler ve feribotlar mevcut, özel araç kiralayanlar için yollar dar ve virajlı.

Santa Maria Assunta Kilisesi’nin içindeki siyah Madonna ikonasının kökeni, Positano’nun kuruluş efsanesine dayanır.

Sirens Efsanesi, Sorrento açıklarında yer alan Li Galli Adaları ile ilişkilidir.

Majolika seramikler, bölgenin Arap, Bizans ve İtalyan sanat geleneklerinin harmanıdır.Limoncello, Sorrento ve Amalfi kıyılarına özgü, tescilli bir likördür. Yerel üreticilerin butik dükkanlarından alınması tavsiye edilir.

 

İlahi Kıyılarda Cennetin Bir Köşesi 

Akdeniz’in kalbinde, begonvillerin arasında huzura açılan kapı: Hotel Santa Caterina

“Yorgunsanız, her şey üstünüze geliyorsa ya da hayata yeniden başlamak istiyorsanız… Cevap bir limon ağacının gölgesinde olabilir.”

Denizle Gökyüzü Arasında Bir Masal

Amalfi kıyısında açan nadir bir çiçek: deniz mavisinin binbir tonu, bölgeyi yansıtan şirin kasabalar ve pastel renkleriyle “Tanrı’nın İtalya’ya armağanı” olarak bilinen ilahi kıyılarda konumlanan Hotel Santa Caterina, konuklarına denizle gökyüzü arasında bir cennet vaat ediyor.

Yorgun musunuz? Her şey kötüye mi gidiyor? Hayata yeniden başlamak mı istiyorsunuz? Tüm soruların cevabı, cennetin renklerini taşıyan begonvillerin ülkesi, limon kokulu Amalfi kıyısında saklı. Hayatın tüm yorgunluğu, limon çiçeklerinin kokusunda hafifliyor. Hotel Santa Caterina; André Gide, John Steinbeck, Italo Calvino ve Elizabeth Taylor gibi önemli isimlerin uğrak yeri olan bu eşsiz bölgede, “cennetin nadir beyaz çiçeği” gibi yükseliyor. Art Nouveau tarzında tasarlanmış bir sahil villası olan otel, hem iç hem dış mekânda büyüleyici bir atmosfere sahip. Doğal güzellikler, çiçek ve sebze bahçeleriyle çevrili bu topraklarda güzellik, refah ve misafirperverlik rüzgârları esiyor.    

Sıcaklık, Zarafet, Doğallık

Otel, yalnızca konforuyla değil; aile sıcaklığını hissettiren personeliyle de öne çıkıyor. Belki de bu yüzden, burası çoğu konuk için yalnızca bir otel değil; ikinci bir ev…

Bir Terastan Cennete

Kayalara oyulmuş asansörlerle ulaşılan özel plajı, begonvil ve limon bahçeleriyle çevrili panoramik terasları, Akdeniz’e açılan süitleri… 1904’ten bu yana büyüyerek gelişen Hotel Santa Caterina, zarafetle doğayı buluşturuyor. Her detay, dinlenmek ve iyi hissetmek için tasarlanmış.                                              

Kutsal kıyılara bakan bu destansı beyaz saray, bir dizi panoramik terasın üzerinden denize doğru inen bir zirvede yer alıyor. Begonvil, limon ve portakal bahçeleriyle çevrili teraslardan denize uzanan yolculuk, adeta büyülü bir deneyime dönüşüyor. Bahçelerde yer alan zarif konakların bazılarında, Akdeniz’in uçsuz bucaksız maviliğine bakan özel havuzlar bulunuyor. Kayalara oyulmuş iki özel asansörle ulaşılan lüks plajda; güneşlenmek, spor yapmak ya da ısıtmalı deniz suyu havuzunda dinlenmek isteyen misafirler için her ayrıntı özenle düşünülmüş.

Gastronomiyle Taçlanan Manzara

Sahilde yer alan restoranı, gün boyu hafif atıştırmalıklar ve ızgara lezzetler sunarken, otelin iki panoramik restoranı ise Amalfi mutfağını yaratıcılıkla harmanlıyor. Ana binadaki Michelin yıldızlı Glicine, sadece lezzet değil; aynı zamanda bir bakış açısı sunuyor.

Akdeniz’in Renkleriyle Döşenmiş Odalar

Beyaz badanalı duvarlar, pastel tonlar, seramik majolika ve mermer detaylar… Her odada Amalfi’nin ışığı ve rüzgârı hissediliyor. Manzaraya açılan balkonlar, sabah kahvenizi ya da gün batımı şarabınızı unutulmaz kılıyor.

Otelin tüm odaları, bölgenin doğal bitki örtüsünden esinlenerek dekore edilmiş. Klasik Akdeniz mimarisini ve Amalfi’nin ruhunu yansıtan beyaz badanalı duvarlar, deniz manzaralı balkonlar ve geniş yaşam alanları, konuklarını zarafetin kucağında karşılıyor. Pastel tonlar, el boyaması seramik majolika ve mermerle bütünleşerek otelin her köşesine ruh katıyor. Hotel Santa Caterina, misafirlerini yalnızca ağırlamıyor; onları günümüz dünyasının karmaşasından çekip çıkararak huzur, zevk ve mutlulukla bezeli bir cennete taşıyor.

 

 

 

 

 

 

“Bir insan, antik imparatorlukların o yumuşak, ılık iklimini, limon ağaçlarının diyarını ve Michelangelo’nun dehasını deneyimlemeden tam anlamıyla yaşamamış sayılır.” E.A. Bucchianeri…

Ne dersiniz? Akdeniz’in mavisine bakan bir balkon, elinizde bir fincan kahve ya da bir kadeh şarap… Arkanızda tablo gibi uzanan begonviller…  Yorgunluğun ilacı, belki de tam burada saklı. Amalfi’nin zamansız gençlik iksiriyle hayata yeniden başlamak mümkün olabilir mi? Yorgunluğa iyi gelen şey bazen yalnızca bir manzaradır.

Eğer işler kötü gidiyorsa, bir tatile çıkın.

Adı Amalfi olsun.

 

Santa Maria Assunta Kilisesi ve Siyah Meryem Ana Efsanesi

Positano’nun, kat kat dizilmiş meyve sepetini andıran rengârenk manzarasına göz gezdirdiğinizde; sahilde yürürken ya da butiklerle dolu dar merdivenlerden yukarı çıkarken ilk gözünüze çarpan yapı, Santa Maria Assunta Kilisesi olur. Renkli majolika çinilerle kaplı kubbesi, kasabanın simgesel bir nişanesidir; sarı, yeşil ve mavi tonların dans ettiği bu 18. yüzyıl çinileri, mavi gökyüzüne ve Akdeniz’in uçsuz bucaksız maviliğine karşı parıldar.

Üst üste dizilmiş villalarıyla ünlü Positano’nun dini, kültürel ve mimari dokusunun kalbinde yer alan bu kilise, limon kokulu Marina Grande Plajı’na sadece birkaç adım uzaklıktadır. Plajdan yukarı çıkan merdivenlerin çoğu, kilisenin önündeki küçük meydandan veya doğrudan içinden geçerek sizi buraya taşır.

Amerikalı yazar John Steinbeck, 1950’lerde Positano’yu ziyaret ettiğinde, bu kilisenin hemen altında, denize nazır bir odada konaklamıştı. Bugün ise sanatçılar, begonvillerle çevrili bu yoldan ilhamla resimlerini plajda ve kiliseye inen yürüyüş yolunda satıyorlar. Birçoğu fırçalarının ucuyla, bu zarif kiliseyi ölümsüzleştiriyor.

Tarihi Derinlikler: Bir Benediktin KökeniSanta Maria Assunta Kilisesi’nin beyaz ve altın tonlarındaki iç mekânı, 18. yüzyılın sonlarına tarihlenen bir restorasyonun izlerini taşır. Neoklasik tasarımı, günümüze dek oldukça iyi korunmuştur. Bu yapı, 10. yüzyılın ikinci yarısında Positano’nun koruyucu azizi olan San Vito’ya adanmış bir Benediktin manastırı olarak inşa edilmiştir.

12. yüzyılda ise bir Bizans ikonunun buraya ulaşmasıyla birlikte, Amalfi Başpiskoposu, yapıyı Meryem Ana’ya adamıştır. Bugün kilisenin orta nefinde ilerleyip sunağa vardığınızda, tam üstünde bu kutsal ve tarihî ikonayı görebilirsiniz.

Çan Kulesi ve Sessiz Tanıklıklar

Kilisenin çan kulesi 1707 yılından kalmadır. Giriş kapısının üstündeki küçük bir nişte, orijinal kiliseden kalan Romanesk bir kabartma yer alır: yedi balık ve bir kurt denizkızı sahnesi… Denizle iç içe yaşayan bir toplumun geçim kaynaklarına duyduğu saygının sessiz bir ifadesi gibidir bu taş oyma.

Kilisenin altında yer alan kript ise halka açık değildir. Ancak yöre halkı arasında anlatılan bir efsaneye göre, Benediktin rahipleri ölen kardeşlerini taş sandalyelere oturtarak çürümeye bırakır, böylece kendi faniliklerini her gün yeniden hatırlarlarmış.

Posa Posa sesiyle gelen efsane

yüzyıl civarında, Bizans stilinde işlenmiş bir Meryem Ana ikonunu taşıyan bir gemi, Tiren Denizi’nde fırtınaya yakalanır. Gemidekiler kıyıya sığınmaya çalışırken bir ses duyarlar: “Posa, posa!” — “Beni indir, beni indir!” Bu sesin ikondan geldiğine inanan denizciler, ikonayı karaya çıkarır ve küçük köy halkına teslim ederler.

Bu olaydan sonra halk, resme duydukları saygıyla, kasabalarına “Positano” adını verir. Başlangıçta ikonayı, o dönem kasabanın koruyucu azizi San Vito’ya adanmış kiliseye yerleştirirler. Ancak sabah olduğunda resim gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş, deniz kıyısındaki bir “mortella” (mersin) ağacının üzerinde bulunmuştur. Bu olay halk tarafından bir mucize olarak yorumlanır ve Positano halkı, Meryem Ana’yı yeni koruyucu azizeleri olarak ilan eder. 15 Ağustos’ta kutlanan Santa Maria Assunta Yortusu, işte bu kutsal inancın kutlamasıdır.

İnancın, Sanatın ve Mimarinin Buluştuğu Yer

Bugün Santa Maria Assunta Kilisesi, yalnızca Positano’nun değil, tüm İtalya’nın en göz alıcı dini yapılarından biri olarak kabul edilir. Manevi cazibesini ve turistik değerini, hem efsanevi Bizans ikonuna hem de 18. yüzyıldan kalma zarif Santa Maria Assunta heykeline borçludur.

Positano’nun Benediktin manastırı, zamanla Siyah Madonna efsanesiyle özdeşleşmiştir. Bu hikâyenin, o dönem kıyıları tehdit eden korsanlara karşı manevi bir kalkan görevi gördüğü de anlatılır. Ne var ki, bu Romanesk yapı ve kasabanın alt kısmı, aynı yüzyılda yaşanan şiddetli istilalar nedeniyle terk edilmiştir. Ancak 18. yüzyılda korsan tehdidinin tamamen sona ermesiyle kilise, kubbesindeki rengârenk majolika çinilerle tamamlanan barok tarzda yeniden inşa edilmiştir.

Bugün Positano’da: Yaşayan Bir Miras

15 Ağustos’ta kutlanan Meryem Ana’nın Göğe Kabulü Festivali, Positano’nun en görkemli günlerinden biridir. Bu özel günde kasaba, ikonanın gelişini temsil eden alaylara, kilisede düzenlenen ayinlere, sahilde yapılan Ferragosto kutlamalarına ve gecenin sonunda gökyüzünü aydınlatan havai fişek gösterilerine ev sahipliği yapar.

Positano’nun hangi sokağında yürürseniz yürüyün, Santa Maria Assunta Kilisesi hep manzaranın bir parçasıdır. O yalnızca bir yapı değil, kasabanın tarihine, kültürüne ve ruhuna işlenmiş yaşayan bir mirastır.

İtalya’nın İncilerinden Taormina: “Masaldan Gerçeğe…”

İtalya, eşsiz güzellikte zarif bir inci kolye gibidir. Güzelliği, direnci, yeniden doğuşu ve gücü temsil eder. Sıra sıra dizilmiş şehirleri, kasabaları ve adalarıyla yarımadayı çevreler. Terakota, kayısı, bej ve pembe tonlarında parlayan bu paha biçilmez inciler, onlara dokunabilen herkese unutulmaz anlar yaşatır…

Antik Roma ve Antik Yunan dönemlerinden bu yana Sicilya istiridyesinin içine saklanmış Taormina da bu incilerden biridir. Adını Tauro Dağları’ndan alan Taormina, Sicilya’nın doğusundaki uçurumların üzerinden Naxos Limanı’na bakan canlı bir Ortaçağ kasabasıdır. Messina’ya bağlı bu büyüleyici yerleşim, bir yanında hâlâ aktif bir volkan olan Etna Dağı, diğer yanında ise Akdeniz’in berrak sularını taşıyan İyon Denizi ile çevrilidir.

Taormina’ya vardığımızda kasabanın iki antik kapısından biri olan Messina’dan bu masal dünyasına adımımızı atıyoruz. Biraz ilerledikten sonra küçük ama zarif Santa Caterina Kilisesi bizi karşılıyor.

Önünde, İtalya’nın dar sokaklarının simgesi haline gelen minik arabalardan biri duruyor; Bir hasır sepet içinden fışkıran çiçeklerle süslenmiş, yeni evlileri bekliyor. Yakalarında beyaz çiçekler olan siyah takım elbiseli erkekler ve rengârenk elbiseler giymiş zarif kadınlar arabayı çevrelemiş. Merdivenlerden çıkıp kilisenin içine göz atıyorum. Sıralar çiçeklerle bezenmiş. Benim kısmetime de “İyi şanslar” yazılı bir çiçek buketi düşüyor. Kapıda duran güler yüzlü, güzel bir kadın minik bir külah uzatıyor. İçinde küçük bir şişe şarap ve pirinç taneleri var. Anlamını soruyorum: “Keyifli anların meyve vermesi umuduyla hazırladık,” diyor.

Bu dileğin bir parçası olmak istiyoruz. Hayat arkadaşımla karşıdaki sevimli kafelerden birine oturuyoruz. Sokak sanatçıları rengârenk yelekleri, siyah pantolonları, beyaz gömlekleri ve kırmızı çizgili hasır şapkalarıyla ortama neşe katıyorlar. Akordeonlarından yükselen İtalyan melodileriyle kasabadaki herkesi bu rüya gibi düğüne davet ediyorlar. Sonunda, yeni evli çift kilisenin kapısında beliriyor. Şampanyalar patlıyor; havada uçuşan pirinç taneleri, konfetiler ve balonlar eşliğinde “viva sposi – yeni evliler çok yaşayın” anlamına gelen dilek çığlıkları küçük meydanı kaplıyor.

Biz de bu düğüne ellerimizde kadehlerimiz, dillerimizde iyi dileklerimizle yürekten katılıyoruz. Gelin ve damat arabalarına binip uzaklaşırken, orada bulunan herkes gibi yeni evlilere el sallayıp kasabanın merkezine doğru yürümeye devam ediyoruz.

Rengarenk pencereleri, Moro başları ve çeşitli bitkilerle süslenmiş balkonları, restoranları, kafeleri ve dükkanları geçerek, Taormina’nın kalbine yani 9 Nisan Meydanı’na ulaşıyoruz.

Meydanın önünde uzanan terastan Etna Dağı’nı, Naxos Körfezi’ni ve Taormina Antik Tiyatrosu’nun kalıntılarını kucaklayan muazzam panoramayı izliyoruz. Hemen solumuzda, meydanın bir kenarını kaplayan Sant’Agostino Kilisesi yer alıyor. Bugün belediye kütüphanesi olarak hizmet veren bu yapı nadir kitaplar ve belgelerle dolu, etkileyici bir atmosfer sunuyor.

Meydanın tam ortasında zarif San Giuseppe Kilisesi yükseliyor. Üzerinde durduğu yamaçlar, bu efsanevi yapının güzelliğini daha da artırıyor. Sicilya Barok yapılarının en güzel örneklerinden biri olan kiliseni önündeki çiçeklerle süslenmiş çift taraflı merdiven hemen dikkat çekiyor.

Kilisenin sol tarafında, 12. yüzyılda inşa edilmiş olan tarihi saat kulesi ve Corso Umberto’ya açılan antik kapı bulunuyor. Saat kulesi defalarca yıkılmış, fakat her seferinde yeniden inşa edilerek zamana meydan okumuş. Meydanın çevresini restoranlar ve barlar süslüyor. Denizin taze kokusu  içimize canlı bir enerjiyle doluyor.

Piazza 9 Aprile bir zamanlar Piazza Sant’Agostino olarak bilinirdi. Ancak 9 Nisan 1860 tarihi, ülkenin kaderine yön veren bir söylentiyle bu meydana da adını verecekti. O gün, Taormina Katedrali’ndeki bir törende Garibaldi’nin Sicilya’yı Bourbonlardan kurtarmak üzere Marsala’ya çıktığı dedikodusu kulaktan kulağa yayılmıştı. Oysa Garibaldi, o yolculuğa bir ay sonra, 9 Mayıs’ta çıkacaktı. Haber asılsızdı, ama zamanla gerçek oldu. Taormina halkı ise, kasabanın en zarif meydanını bu umuda adamak için, haberin yayıldığı günü seçti.

Yürümeye devam ediyoruz. Antik saatin altındaki kemerli kapıdan geçip Corso Umberto’ya adım atıyoruz. Rengârenk binalar, çiçeklerle süslenmiş balkonlar, kabartma duvarlar, butik dükkânlar ve sanat galerileri eşliğinde ilerliyoruz. Bir sonraki meydandayız şimdi: Taormina Katedrali solda yükseliyor, ortadaysa at başı ve denizkızı kuyruğuyla bezenmiş bir çeşme havuzu… Havuzun basamakları, dinlenmeye çekilmiş insanlarla dolu. Biz de çeşmeden su içerek katılıyoruz bu dinginliğe.

Katedralin önünde, çiçeklerle süslenmiş bir gelin arabası bekliyor sessizce. Kapının önünde kimse yok henüz, tören yeni başlıyor. Az sonra çift, konfetiler, çiçekler ve pirinç taneleri arasında dışarı çıkıyor; geleneğe uygun şekilde arabaya binip Taormina sokaklarında tura çıkıyor. Havada barış, neşe ve aşk rüzgârları esiyor.

Yürüyüşümüzü Catania Kapısı’na doğru sürdürüyoruz. Manzara değişmiyor; yan yana sıralanmış binalar, seramik atölyeleri, yerel tasarımlar, mücevher mağazaları, İtalyan modasının imzası ve fonda yankılanan müzik… Şehrin diğer ucuna vardığımızda, yine Piazza 9 Aprile’e dönüyoruz. Artık dinlenme ve bu zarif salonun tadını çıkarma vakti.

Sevdiğimiz yerlerden biri olan Mocambo Bar’a oturuyoruz. Karşımızda Taormina’nın simgesi haline gelen I Suonatori Müzik Grubu… İşte sevgili Giuseppe ve artık aramızda olmayan Gianni. Her zamanki gibi, şehrin ruhunu notalara döküyorlar; ziyaretçileri melodilerle besliyorlar.

Güneş batarken, bu efsanevi kasabadan kimlerin gelip geçtiğini konuşuyoruz. 19. yüzyıldan bu yana Taormina, Avrupa’nın gözde turizm merkezlerinden biri olmuş. Oscar Wilde burada yürüdü, Richard Burton dünyayı gezdi ama Elizabeth Taylor’a evlenme teklifini bu küçük cennette yaptı. Monica Vitti ve Sophia Loren’in uğrak yeriydi. D.H. Lawrence burada yazdı, Nietzsche ve Wagner ilham buldu. Alman ressam Otto Geleng, Sicilya’nın güzelliğini ilk yakalayanlardan biri olarak bir İtalyan kadınla evlendi ve buraya yerleşti. Bertrand Russell, Roald Dahl, Henry Faulkner, Tennessee Williams… Hepsi bu taş sokaklara bir kez daha dönmüştü.

1955 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Halldór Laxness, ilk romanı Keşmirli Büyük Dokuyucu’nun büyük bölümünü burada yazdı ve Taormina’yı otobiyografisinde övgüyle andı. Goethe ise bu eşsiz şehri “İtalya’nın anahtarı” olarak tanımladı.

Biz de aynı fikirdeydik. Taormina, İtalya’nın altın anahtarıydı…

Ama bu güzellik, semboller ve sırlarla örülü şehir bir makaleye sığmaz. İyon Denizi’nin kıyısında, Etna Yanardağı’nın gölgesindeki antik tiyatrosuyla, başka yazılarda buluşmak üzere…

Şimdi, aşkımla güneşi batırma zamanı…

Sicilya Balkonlarını Süsleyen Moro Kafalarının Gizemi

Sicilya sokaklarında yürürken, renkli seramikten yapılmış taçlı insan yüzlerini betimleyen vazoların – yani Moro Kafaları’nın – balkonlardan sizi izlediğini fark edersiniz. Soluk tenli bir kadın ve belirgin Kuzey Afrika özelliklerine sahip bir adam, adanın her yerinde karşımıza çıkar. Bu ikilinin arkasında, Sicilya mitolojisi ve tarihinin ilgi çekici bir karışımı vardır. Bu hikayenin tüm versiyonları bizi Sicilya Orta Çağı’na geri götürür.

Bu gizemli ve etkileyici yüzler, sadece dekoratif bir unsur değil; içinde aşk, tutku, kıskançlık ve intikamla örülmüş eski bir efsaneyi barındıran sembollerdir. Onlarınki, Romeo ve Juliet veya Tristan ve Isolde’ninkine benzer, şaşırtıcı derecede korkunç bir şiddet ve delilik karışımı olan bir aşk hikayesidir. Bugün tüm İtalya’da rastlanan bu baş figürleri, kökenini bin yıllık bir aşk trajedisinden alır. Her biri, ardında derin bir duygusal iz taşıyan birer anlatıcı gibidir.

Palermo’da Bir Balkonda Başlayan Aşk

Efsaneye göre, 1000’li yıllarda Palermo’nun Arap mahallesi Al Hàlisah’ta (bugünkü La Kalsa) güzelliği dillere destan bir genç kız yaşarmış. Babasının kıskançlığı nedeniyle dış dünyadan izole bir hayat süren bu kızın tek neşesi, balkonundaki çiçeklere bakmakmış.

Bir gün, sokaktan geçen genç ve yakışıklı bir Faslı asker, kızın güzelliğine tutulmuş. Cesurca aşkını ilan etmiş ve bu beklenmedik tutku, karşılık da bulmuş. Genç kız da adamın yakışıklılığına ve samimiyetine kapılmış, hayatının aşkını bulduğuna inanmış.

Fakat bir sır vardı: Genç adam, aslında evliydi ve çocukları vardı. Gerçeği öğrendiğinde delicesine öfkelenen genç kız, intikam almaya karar verir. Bir gece, adam uyurken onu öldürür. Sevdiği adamın sonsuza dek yanında kalması için onun başını bir vazoya dönüştürür ve içine “kralların otu” olarak bilinen fesleğeni (basilikos) eker. Her gün gözyaşlarıyla suladığı bu bitki, büyür, serpilir, çevresine mis kokular saçar.

Genç kızın komşuları bu olağanüstü görüntüden etkilenerek, benzer vazolar yapmaya başlar. Böylece Moro Kafaları doğar. Bu seramik başlar, kavuşamayan iki ruhun sonsuz yakınlığının trajik bir simgesine dönüşür.

Bir Diğer Efsane: Aşka Baş Koymak

Mağribi kafalarının korkunç efsanesinin ikinci versiyonu, Boccaccio’nun Decameron hikayelerinde anlattığı versiyondur.  Bu anlatımda, Sicilyalı soylu bir genç kız ile sıradan bir Arap gencinin yasak aşkı konu edilir; burada ana karakter, ölen babalarının işini miras alarak zengin olan üç erkek kardeşi tarafından kıskançlıkla korunan asil bir yetim kız olan Lisabetta’dır.

Lisabetta, kızın ailesi için çalışan Pisa’lı bir çocuk olan Lorenzo’ya aşık olur. Aşk hikayesi, üç kardeş onu sevgilisiyle buluşmak için dışarı çıktığında keşfedene ve ailenin itibarını zedelememek için ilişkiyi bitirmeye karar verene kadar gizlice devam eder.

Şehrin dışında yürütülecek bir iş bahanesiyle kardeşler Lorenzo’yu Messina kırsalına götürür ve onu öldürür, cesedini sığ bir mezara saklarlar. Eve döndüklerinde kız kardeşlerine Lorenzo’nun sadece iş için ayrıldığını söylerler.

Ancak uzun bir aradan sonra, Lisabetta ondan haber alamamaktan, özellikle de ani gidişinden sonra, endişelenmeye başlar. Bir gece, Lorenzo rüyasında ona görünür ve ona kardeşleri tarafından öldürüldüğünü söyler ve cesedinin gömüldüğü yeri tarif eder.

Onu bulmaya kararlı olan Lisabetta, hizmetçisiyle kırsala bir gezi yapmak için kardeşlerinden izin alır. Lorenzo’nun cesedini bulduktan ve sevgilisine hak ettiği cenaze törenini yapamadıktan sonra, kederden deliye dönmüş bir şekilde, başını kesip evine götürür. Odasına girdiğinde, başı bir vazoya saklar ve oraya fesleğen eker. Bitki çiçek açar ve genç kadının umutsuzluk gözyaşlarıyla sulanır.

                                                      Hunt William Holman, Isabella ve Fesleğen vazosu, 1867

Lisabetta’nın garip davranışlarını gören kardeşleri, Lorenzo’nun kafasını bulur ve bunun suçlarının kanıtı olduğundan korkarak ondan kurtulur, Messina’yı terk eder ve Napoli’ye kaçarlar ve sonunda kalbi kırılarak ölen perişan Isabella’yı geride bırakırlar.

Birçok kişiye göre, Moor’s Heads’in gerçek kökenini belirleyen, daha eski bir Sicilya efsanesine dayanan Boccaccio’nun versiyonuydu; bu iki talihsiz sevgili, bugün mecazi olarak da olsa, tüm Sicilya’nın güneşli teraslarında yeniden buluşuyorlar.

Aşkları kısa sürede duyulur ve kızın ailesi durumu “onur kırıcı” bulur. Cezaları acımasızdır: İki âşığın da başı kesilir ve kafaları vazoya dönüştürülerek ibret olsun diye balkonlara yerleştirilir. Bu görüntü, tutkunun kontrolsüzlüğünün bedelini sembolize eder.Boccaccio, hikayeyi doğrudan Messina’da kurar; burada ana karakter, ölen babalarının işini miras alarak zengin olan üç erkek kardeşi tarafından kıskançlıkla korunan asil bir yetim kız olan Lisabetta’dır.

Bugün de Yaşayan Bir Efsane

Her iki hikaye de farklı şekillerde anlatılsa da ortak bir nokta vardır: Aşk, asla hafife alınmaz. Sicilya’nın balkonlarında yer alan bu yüzler; aşkın ne kadar yüce, ne kadar yıkıcı, ne kadar unutulmaz olabileceğini hatırlatır.

Bugün hala her Moro Kafası’nın başında bir taç bulunur. Bu taç, yalnızca krallığı değil, aynı zamanda tutkuyla işlenmiş bir kaderin ağırlığını da taşır. Yüzyıllar geçse de bu aşk hikâyesi, seramiğin yüzünde yaşamaya devam eder.

Sicilya’ya Yolunuz Düşerse…

Eğer bir gün Sicilya’yı ziyaret ederseniz, balkonlarda sizi izleyen bu sessiz tanıklara daha yakından bakın. Belki birinin bakışında ölümsüz bir aşığın acısını, diğerinin tebessümünde intikamın buruk huzurunu fark edersiniz

Sicilya’da Moro Kafalarının İzinde

Efsanenin İzlerini Sürmek İsteyenlere Özel Kültürel Rota önerisi

Sicilya sadece Akdeniz’in güneşiyle değil, tarih ve efsanelerle yoğrulmuş ruhuyla da büyüler. Eğer Moro Kafaları’nın gizemli hikayesinden etkilendiyseniz, bu rota sizi seramiğin izinden aşkın ve trajedinin kalbine götürecek.

  1. Palermo – La Kalsa Mahallesi
  2. Efsanenin doğduğu yer.

Turunuza Palermo’nun en eski bölgelerinden biri olan La Kalsa mahallesinden başlayın. Arap etkisinin halen hissedildiği dar sokaklar arasında dolaşırken, efsaneye konu olan o genç kızın evinin balkonunu hayal etmek zor olmayacak. Bölgedeki butik dükkanlarda el yapımı Moro Kafaları satılıyor.

Mutlaka ziyaret edin:

Via Alloro ve Piazza Marina çevresindeki sanat atölyeleri

Palermo Seramik Müzesi (Museo delle Maioliche)

  1. Caltagirone – Seramiğin Başkenti

Moro Kafalarının şekillendiği ellerin şehri.

Sicilya’nın güneyinde yer alan Caltagirone, yüzyıllardır seramik işçiliğiyle ünlü. Burada hem geleneksel tekniklerle üretilmiş Moro Kafaları görebilir, hem de dilerseniz bir seramik atölyesinde kendi Moro başınızı yapabilirsiniz.

Görülmesi gereken yerler:

Scalinata di Santa Maria del Monte (seramikle kaplı ünlü merdivenler)

Museo Regionale della Ceramica

  1. Taormina – Efsaneye Sanatla Dokunmak

Moro başları, manzaraya ve tarihe karşı.

Taormina, Etna Dağı’nın eteklerinde masalsı bir şehir. Burada çok sayıda sanat galerisi ve lüks butiklerde farklı yorumlarla şekillendirilmiş Moro Kafaları bulabilirsiniz. Bazıları çağdaş sanatın dokunuşlarıyla yeniden tasarlanmış.

Önerilen aktiviteler:

Corso Umberto üzerindeki el yapımı seramik galerileri

Yunan Tiyatrosu’nda gün batımı

  1. Modica ve Noto – Barok ile Seramiğin Dansı

Fesleğen kokulu balkonlarda geçmişin izleri.

UNESCO Dünya Mirası listesindeki bu şehirler, Barok mimarisiyle olduğu kadar balkonlarındaki Moro Kafalarıyla da büyüler. Eski evlerin taş cephelerinde başlara dikkat edin: Her biri bir hikayeyi fısıldar.

  1. Kendi Moro Kafanızı Yapın – Seramik Atölye Deneyimi

Caltagirone veya Palermo’da yerel sanatçılarla düzenlenen atölyelere katılabilirsiniz. Kendi Moro Kafanızı tasarlamak, sadece eşsiz bir hatıra değil, aynı zamanda tarihe dokunmanın yaratıcı bir yolu olur.

Ekstra Deneyim:

“Aşk, Seramik ve Sicilya” temalı tematik rehberli yürüyüş turları

Palermo ve Taormina’da bazı özel turlar, bu efsaneyi detaylarıyla anlatan yerel rehberlerle birlikte yürüyüş imkânı sunuyor. Tur sonunda bir seramik atölyesi ziyareti veya sergiyle gün tamamlanıyor.

 Bu rota, yalnızca bir turistik gezi değil; aynı zamanda bir duygunun, bir efsanenin ve bir sanatın izini sürme yolculuğudur. Her vazonun içine biraz aşk, biraz acı, biraz da tarih sızmıştır. Sicilya sizi sadece gözlerinizle değil, kalbinizle gezmeye çağırıyor.

San Pancrazio’nun İzinde: Taormina ile Antakya Arasındaki Kadim Bağ

Sicilya’nın denizdeki incisi, gökteki yıldızı Taormina’yı Doğu’ya beklenmedik bir şekilde bağlayan en önemli tarih, MS 40’tır. Bu tarih, Antakya Piskoposu San Pancrazio’nun şehre gelişini işaret eder. San Pancrazio di Antiochia figürüne odaklanmak gerekir; zira Taormina’nın ilk piskoposu, aslında bir Doğulu, bir Antakyalıydı.

Doğu Sicilya’nın en göz alıcı şehirlerinden biri olan, İyon Denizi’nin incisi Taormina, tarihi, doğal ve kültürel zenginliğiyle yüzyıllardır bir cazibe merkezi olmayı sürdürüyor. Günümüzde küresel turizmin gözde destinasyonlarından biri olan şehir, Almanlardan Amerikalılara, Ruslardan Araplara kadar pek çok kültürü bir araya getiriyor. Oysa kurulduğu dönemde bugünkü anlamda bir turizmden söz edilemezdi. Taormina’nın ilk “ziyaretçilerinden” biri, belki de en anlamlısı, bir Hristiyandı: Şehrin ve Sicilya’nın ilk piskoposu San Pancrazio di Antiochia. Doğulu bir figür olarak, Batı ile Doğu’yu, Taormina ile Antakya’yı köklü bir inanç bağıyla birleştirmişti.

Tarihi kaynaklar farklı görüşler sunsa da, MÖ 358’de Giardini Naxos’a yerleşen ilk Yunan kolonicilerin, MÖ 413’te Taormina’yı küçük bir köy olarak kurdukları düşünülür. Yüzyıllar boyunca Yunanlılardan Romalılara, Bizanslılardan Araplara, Normanlardan Bourbon Hanedanı’na kadar birçok egemenliğe tanıklık eden şehir, her dönemden izler taşır. Antik Tiyatro’nun temelleri Yunanlılar tarafından atılmış, Roma döneminde ise görkemli biçimde tamamlanmıştır.

Ancak Taormina’nın Doğu’yla kurduğu en anlamlı bağ, kuşkusuz MS 40 yılına uzanır. Antakya’dan gelen San Pancrazio’nun şehre ayak bastığı bu tarih, aynı zamanda bir kültürel ve inanç dönüşümünün başlangıcıdır. Günümüzde büyük ölçüde yıkılmış olan Antakya kenti, adını modern şehirler aracılığıyla yaşatmayı sürdürmektedir.

İnançla Gelen Yolculuk: San Pancrazio’nun Taormina’ya Gelişi

San Pancrazio, Antakya’da doğmuş ve paganizme karşı mücadele etmek üzere, İmparator Caligula döneminde Taormina’ya gönderilmiş genç bir adamdı. İsa’nın mucizelerinin ününden etkilenen babasıyla birlikte Kudüs’e gitmiş; böylece yalnızca Havarilerle çağdaş olmakla kalmamış, aynı zamanda Hz. İsa’yı kendi gözleriyle görme fırsatı da bulmuştu. Anlatılara göre, onun dindarlığını ve bilgeliğini gören Aziz Petrus, Pancrazio’yu öğrencisi ve yoldaşı olarak yanına almış; MS 40 yılı civarında onu piskopos olarak kutsayarak Sicilya’ya göndermişti. Böylece San Pancrazio, Sicilya’nın ve Taormina’nın ilk Hristiyan piskoposu oldu.

Gemide verdiği vaazlarla daha Sicilya kıyılarına varmadan birçok denizciyi Hristiyanlığa kazandırmıştı. Taormina (Naxos) limanına ulaştığında, gemiye mal almak için gelen kalabalığı gülümseyerek karşıladı ve onları altınla, gümüşle değil; inançla sahip olunacak ölümsüz bir zenginliğe davet etti. Şöyle demişti: “Bu göksel mallar ruhlara fayda sağlar ve özlem duymamız gereken gerçek mallardır; dünyevi mallar ise yalnızca bedene fayda sağlar ve geride bırakılmalıdır.”

Aylardan temmuz, yıllardan MS 40’tı. İmparator Caligula Roma tahtındaydı. San Pancrazio, İyon Denizi kıyısındaki bu güzel şehirde çok sayıda Yunan eserine hayranlık duymuştu, ancak nüfusun tamamına yakınının putperest olduğunu, şehir valisinin dahi batıl inançlara bağlı yaşadığını gördü. Çok genç olmasına rağmen cesaretini kaybetmedi; büyük bir sabırla, dönüşüm için çalışmaya başladı. Zamanla tüm putlar yıkıldı, çok sayıda kilise inşa edildi ve halktan dileyen herkes vaftiz edilerek Hristiyanlığa kabul edildi.

Bir Azizin Mirası

Piskopos Gregory Cerameo, bir vaazında onu şöyle anlatır:

“Bu gerçek Çoban ve Rabbimiz’in taklitçisi olan Pancratius’u örnek alalım. En kutsal hayatını size kısaca anlattıktan sonra, onun izinden gitmenin ne denli değerli olduğunu göreceksiniz. Aziz Pancratius, Doğu’dan ayrıldı ve Havarilerin Prensi’nin eliyle bu adamıza gönderildi. Taormina’ya geldiğinde, ilk işi şehri kötülerin çirkinliklerinden, zulmünden arındırmak oldu…”

Rivayetlere göre Antakya’dan Roma’ya seyahat eden Aziz Petrus, yolculuğu sırasında Taormina’da durarak Pancrazio’yu ziyaret etmiştir. Öğrencisiyle gurur duyan Petrus, kentteki kalabalık mürit topluluğunu görünce derin bir memnuniyet duymuştur. 10. yüzyılda yaşamış Bizanslı hagiograf Simeon Metaphrastes, bu ziyaretin İmparator Claudius döneminde gerçekleştiğini aktarır.

Ancak bu dönüşüm herkesi memnun etmemişti. Cizvit tarihçi Ottavio Gaetani’nin aktardığına göre, “suikastı kışkırtan kişi, tanrılara tapan pagan Artagatus’tur.” Bir gün, Pancrazio dua ederken Artagatus ve adamları yanına yaklaşır. Önce onu alaya alıp aşağılarlar, ardından ellerindeki kalın sopalarla dövmeye başlarlar. Onu, haç işareti yaparak parçaladığı tahta bir putu öpmeye zorlarlar ve sonunda defalarca kılıçla yaralayarak şehit ederler. Öğrencileri onun cansız bedenini bulur ve kimsenin ulaşamayacağı gizli bir yere gömer. 8 Temmuz 98 yılında şehit edilen San Pancrazio’nun bu sırada doksan yaşında olduğu tahmin edilmektedir. Bugün San Pancrazio, yalnızca Sicilya’nın değil, Hristiyanlaştırma hareketinin simgelerinden biri kabul edilir. Taormina’nın koruyucu azizi olarak her yıl 9 Temmuz’da onun anısına büyük törenler düzenlenir.   

San Pancrazio Kilisesi: Bir İnancın Mirası

Bugünkü San Pancrazio Kilisesi, antik bir pagan tapınağın –Jüpiter Serapis’e adanmış– kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Kazılarda bulunan yerel kireçtaşı bloklar, bu geçmişin sessiz tanıklarıdır. San Pancrazio’nun kemikleri, ölümünün ardından buraya yerleştirilmiş ve Bizans döneminde alan kutsal bir mekâna dönüştürülerek üstüne bir Hristiyan kilisesi inşa edilmiştir. 902 yılındaki Arap fethine kadar Sicilya Bizans egemenliğindeydi. Konstantinopolis merkezli bu Hristiyan imparatorluk, MS 313’te yayımlanan Milano Fermanı ile Hristiyanlara ibadet özgürlüğü tanımış, Batı Roma yıkıldıktan sonra bin yıl boyunca Doğu Roma olarak varlığını sürdürmüştü. Bugünkü kilise ise Barok dönemine aittir. Önceki Bizans yapısının daha küçük olduğu, örneğin dar pencere açıklıklarından anlaşılır. Yapı zamanla genişletilmiş, fakat Yunan-Roma tapınağının temelleri korunarak günümüze taşınmıştır. Kilise girişinde sivri kemerli bir avlu, çan kulesi ve yerel mermerle süslenmiş etkileyici bir kapı bulunur. İç mekân ise gerçek bir Barok görkemiyle donatılmıştır: Mermer kakmalarla bezenmiş duvarlar, piskoposların hayatını anlatan büyük tuvaller ve kırmızı mermerden yapılmış bir mihrap…

Bir Taşın Hafızası, Bir Azizin İzleri

Tüm bu tarihi ve mimari katmanlar, İyonya’nın incisi Taormina ile Türkiye arasındaki bağın yalnızca coğrafi değil, kültürel ve inançsal bir derinliğe sahip olduğunu gösteriyor. San Pancrazio’nun izi, Taormina’nın ruhuna kazınmıştır ve bu ruh, gelecekte de ziyaretçilerini etkilemeye devam edecektir.

1691 yılında Taorminalı Giovanni Romano Dente tarafından yaptırılan ve azizi tasvir eden mermer heykel, onun kente ilk ayak bastığı varsayılan yere dikilmiştir. Bugün bu heykel, Giardini Naxos’taki San Pancrazio Kilisesi’nin avlusunda sergilenmektedir.

Her yıl 30 Haziran – 8 Temmuz tarihleri arasında Aziz’e adanan Ciddi Novena düzenlenir. Her akşam 18:15’te Tespih duası ve ilahilerle başlayan ibadet, 19:00’daki Eucharist ayini ile devam eder. Taormina’nın koruyucu azizi, hâlâ şehri kutsamayı sürdürmektedir.


The Godfather: Bar Vitelli

Sicilya’da, kartpostal güzelliğindeki masalsı kasaba Taormina’dayım. “The Godfather” filminin çekildiği yerlerden biri olan ve “klasik filmler ile ölümsüz yönetmenler” listemin başında gelen o dağ köyünü keşfetmek istiyorum. Bunun için, Messina’daki Orta Çağ kasabası Savoca’ya (Sicilyaca: Sàvuca) gitmeliyim. Taormina’dan “Il Padrino – The Godfather – Baba” günübirlik turuna katılıyorum.

Açık turuncu renkli tur otobüsünde ilerlerken, aracın küçük ekranında “Baba”nın Savoca’da çekilen sahneleri gösteriliyor. Sevimli ve cana yakın şoförümüz, sahneler değiştikçe görüntüyü durduruyor ve mekanlar hakkında bilgi veriyor: Dar ve dik yollar, kartal yuvası gibi inşa edilmiş efsanevi köy, Apollonia ve Michael’ın ilk karşılaşması, Bar Vitelli’deki diyaloglar, Apollonia’nın babasıyla tanışma, kilisedeki düğün ve daha niceleri… Dün gece filmi belki yirminci kez izledim. Her sahneyi, her repliği ezbere biliyordum. Yine de, sanki ilk kez izliyormuşum gibi büyülendim.

Doğallığını ve tarihini neredeyse bozulmadan koruyan Savoca’ya girer girmez, kendimi Baba filminin setindeymiş gibi hissediyorum. Tepedeki köye doğru kıvrılan yollar boyunca yukarı çıktık. Otobüsten iner inmez, herkes gibi ben de filmin efsanevi sahnelerinden birinin geçtiği Bar Vitelli’ye yöneldim.

Coppola’nın şaheserinin unutulmaz bir bölümüne ev sahipliği yapan bu bar, dünyanın dört bir yanından gelen sinemaseverleri ağırlıyor.

Nihayet Bar Vitelli’nin bahçesinin önündeyim. Nino Rota’nın ölümsüz melodileri kulağımda yankılanıyor. Bara adım atar atmaz, her şeyin filmdeki gibi olduğunu fark ediyorum: tabelası, bahçedeki sandalyeleri, önündeki saksılar ve yanındaki taş yol… İçeri girmeden önce bir süre kapıda duruyorum. Duvarlar, Michael ve Apollonia’nın tanışmasından düğünlerine uzanan fotoğraflarla dolu. Üçlemeden kareler adeta bir film müzesi gibi sergileniyor. Acele etmeden, tek tek hepsine bakıyorum. Michael’ın, Apollonia’nın ve Signor Vitelli’nin oturduğu sandalyelere dokunuyorum; taş, zamanın dokusunu anlatıyor. Bar Vitelli, bir zaman makinesine dönüşmüş gibi…

Masama oturur oturmaz, Piazza Fossia’da barın hemen önünde yükselen Francis Ford Coppola heykeli dikkatimi çekiyor. Yönetmenimiz geldiyse, film yeniden başlayabilir. Gerçeklik ve hayal birbirine karışıyor. İkinci kadehimi yudumlarken oyuncularla iç içe geçiyorum

Annelerimiz, teyzelerimiz, kuzenlerimizle birlikte dağ yamacındayız. Şarkılar söylüyor, nadir bitkiler topluyoruz. Güneşle yoğrulmuş bir günün ardından, çiçeklerle dolu hasır sepetlerimizi kucaklayıp evimize dönüyoruz. Kasabanın en güzel kızı, en yakın arkadaşım Apollonia da bizimle…

Kasabanın merkezine vardığımızda, yakışıklı bir yabancı ve iki silahlı adamla karşılaşıyoruz. Adamların biri mırıldanıyor: “Aman Tanrım, aşık oldum.” Apollonia da çoktan o derin bakışlara kapılmıştı bile. Uzun uzun bakışıyorlar. Üç adam da ne bir şey söylüyor, ne de bir adım atıyor. Yürümeye devam ediyoruz. Tam dönmek üzereyken, içlerinden biri bağırıyor: “Michael, boş ver gitsin! Sicilyalı kadınlar silahlardan daha tehlikelidir, dikkat et!

 

Sonra Apollonia’yla birlikte babasının barına gidiyoruz. O genç adamlar da hemen arkamızdan geliyor. Köşedeki masaya oturuyorlar. Şarap sipariş ediyorlar ve tanıştıkları kızın tarifini yaparak Signor Vitelli’ye soruyorlar: “Bu kızı tanıyor musunuz?” Adam, Apollonia’yı tarif ederken “Bu güzel kız, İtalyan’dan çok Yunan’a benziyor,” dediğinde havadaki atmosfer bir anda değişiyor. Vitelli’nin yüzü asılıyor. Öfkeyle masadan kalkıp içeri giriyor. Ardından barın içinden yükselen bağırışlar işitiliyor. Adamların biri panikle fısıldıyor: “Kızgın… hemen buradan gidelim.” Ama genç adam kararlı: “Babasını buraya çağırın.”

 

Biraz sonra Signor Vitelli, genç adamın karşısına çıkıyor. Michael, özür dileyerek konuşuyor: “Ben Sicilya’da saklanan bir Amerikalıyım. Adım Michael Corleone. Bu bilgiye birçok kişi yüklü para öderdi. Ama o zaman kızınız babasız kalırdı. Oysa bir kocası olması daha iyi, değil mi? Kızınızla, sizin izniniz ve ailenizin gözetiminde tanışmak istiyorum.” Vitelli ikna olur ve Michael’ı pazar günü evine davet eder. Michael kızının adını sorar. Vitelli, bu kez sakince yanıt verir: “Apollonia.”

Sonrası bir masal… Aşkın masalı… Apollonia ve Michael ailelerinin gözetiminde buluşurlar. Masalar kurulur, hediyeler verilir. Önde onlar, arkalarında aileleri ve köylülerle birlikte romantik bir nişan yürüyüşüne çıkılır.

Barda biraz soluklandıktan sonra, Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan geçip 14. yüzyıldan kalma St. Nicolo Kilisesi’ne doğru ilerliyorum. Bu kez, Baba filminin melodilerini mırıldanıyorum. Çünkü bugün düğünümüz var. Köyün manzarası ve sahneleriyle bütünleşmiş bu rüya zamanında kayboluyorum.

Rengârenk balkonlar, çiçeklerle dolup taşan pencereler, otantik taş mimari, her yanı saran sarmaşıklar ve o minik, sevimli arabalar hayallerimi gerçeğe dönüştürüyor.

Kiliseye ulaştığımda tören çoktan başlamıştı. Apollonia beyaz gelinliğiyle, Michael ise siyah takım elbisesiyle dizlerinin üzerinde… Yakasında masumiyeti simgeleyen beyaz bir çiçek… Küçük nedimeleri yanında. Rahip, onları karı-koca ilan ediyor ve kutsuyor. Sonra düğün alayına katılıyorum. Önde beyazlar içindeki kasaba bandosu, ardından Michael’ın korumaları, gelinle damat, aileler ve biz kasabalılar… Kadınlar, kurdeleli sepetlerinden pirinç ve şeker serpiyor geçit boyunca. Dolambaçlı sokaklardan düğün evine yürünüyor. Michael ve Apollonia, konuklara kendi elleriyle ikramlarda bulunuyor. Tören, neşeyle dans edilerek sona eriyor.

Mutluydular… Ama Michael’ın geçmişi, bir gölge gibi peşlerini bırakmayacaktı. Düğün günü gördükleri siyah Alfa Romeo 6C Nera, kaderlerinin tekrar değişeceğinin habercisiydi.

Düğünden sonra, yine taş döşeli yollardan Bar Vitelli’ye dönüyorum. Coppola ile Al Pacino’nun Granite di Limone sevdiğini biliyorum. Ben de bir yudum alıyorum onlarla birlikte, İtalyan ezgilerine eşlik ederek…

Yanına tipik Sicilya tatlılarından oluşan bir tabak söylüyorum. Akdeniz’in o büyüleyici manzarasını sonuna kadar içime çekiyorum. Ardından bir badem tatlısı ve kahve…

Bu kadeh, Apollonia, Michael ve büyük aşkları için…

 

Apollonia ve Ben

Paulo Coelho, “Yaşam denilen macerada iki şey vardır: iyi tesadüfler ve kötü tesadüfler” der.

Bir barda otururken hayatımızın aşkıyla ya da uzun soluklu bir dostla tanışmak, yaptığımız bir hata ya da kaza sonucu hayatımızda oluşan değişimler… Hayatımıza giren insanlar; aldıkları, kazandırdıkları veya kaybettirdikleri…

Mimma ile tanışmam, hayatımdaki iyi tesadüflerden biridir. Film festivali için Taormina’daydım. Ama bu şirin kasabayı ve insanlarını o kadar çok sevmiştim ki, kalış süremi üç aya kadar uzatmıştım. İşte o sonradan gelen ek süre bana Mimma Cacopardo’yu kazandırdı.

Mimma, ev sahibimdi. Enerjisiyle, samimi gülüşüyle, zarafetiyle onu görür görmez sevmiştim. Sonra kahve içmek için sözleştik. Festival zamanıydı. Doğal olarak konu filmlerden açıldı. Ve yine doğal olarak Taormina’ya yarım saat uzaklıktaki Savoca kasabasında bazı bölümleri çekilen “The Godfather” filminden konuşmaya başladık. Her zaman olduğu gibi, senaryosu, çekimi ve yönetimiyle benim için ilk sırada yer alan bu başyapıt üzerine konuşmaya doyamıyordum.

Ben heyecanla anlatırken Mimma, “Ben de o filmde oynadım” diyerek araya girdi. Ne yapacağımı bilemedim. Çok şaşırmıştım. Onlarca kez izlediğim filmin kahramanlarından biri karşımda oturuyordu. Üstelik bu film hakkında sık sık “Böyle filmler artık yapılmıyor” diye iç geçirdiğim bir dönemde karşıma çıkmıştı. Bu bir mucize olmalıydı.

“Hadi anlat, nasıl oldu? Filmde sen kimdin? Neler yaşadınız? Neler hissediyorsun?” sorularımı peş peşe sıraladım. Mimma anlattıkça gözleri parlıyor, ben dinledikçe “The Godfather” filminin bir parçası oluyordum…

Sicilya: 1970’li yıllar…

Corleone ailesinin en küçüğü Michael Corleone, babası Don Vito Corleone’ye düzenlenen suikast girişimine karşı yaptığı “misilleme operasyonu” ile Amerika’da mafya savaşını başlatmıştı. Oysa o, ailesinin gözbebeği, babası Vito’nun küçük prensiydi. Hukuk eğitimini yarıda bırakmış, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış bir vatanseverdi. Gelecekte senatör, hatta başkan olması bekleniyordu. Bu yüzden ailesi onu kirli işlerden uzak tutmaya çalışıyordu.

Karşılıklı silahların patlamasından sonra, “ortalık sakinleşene kadar” Michael’in bir süre gizlenmesi gerekiyordu. Ailesi onu köklerinin bulunduğu topraklara, Sicilya’ya gönderdi. Michael’i Sicilya’da pastoral bir ortamda, köylü gömleği, yeleği ve başında kasketiyle görürüz. Koyunların otladığı, çan seslerinin duyulduğu bir ortamda, tüfekli iki korumasıyla yürüyüş yapmaktadır.

 

 

Yerel halkla karşılaştıkları bir anda, içlerinden biri Michael’in hayatını sonsuza kadar değiştirecek genç bir kıza dikkat çeker. Apollonia (Simonetta Stefanelli), doğanın içinden eşsiz güzelliğiyle yükselen, adeta bir tanrıçadır. Güzelliği büyüleyici, gözleri derin, dudakları yumuşak ve pembedir. Üzerindeki bordo elbisesi, rüzgarla hafifçe dalgalanır; hem doğayla hem de fiziğiyle mükemmel bir uyum içindedir. Elbisesinin toprak tonları, kavurucu Sicilya manzarasının kahverengi ve kırmızılarını tamamlar. Michael, onu görür görmez âşık olur. Daha ilk anda gözlerinde büyük bir sevgi ve saflık belirir. Korumasının sözleriyle, “yıldırım çarpmış” gibidir. Bu andan itibaren tutkulu, ama dingin bir aşk hikayesi başlar. Apollonia, Corleone ailesinin temel değerlerini temsil eder: İtalya’dır, aşktır, tutkudur. Aileyi ve ait olduğu topluluğu bireyselliğin önüne koyan değerlerin simgesidir. Apollonia Vitelli-Corleone, Michael’in dönüşümünde çok önemli bir rol oynar; hem onun hayat çizgisini değiştiren hem de Michael’in hayatını değiştirdiği masum ve narin bir figürdür.

 

İkisinin gözlerinin buluştuğu anda, Apollonia’nın elinden tuttuğu küçük bir kız vardır. Uzun, kahverengi saçları, üzerinde beyaz, kabarık bir elbisesi vardır. Saflığı ve temizliği temsil eder. Ve o küçük kız, karşımda oturan Mimma’ydı. Hayatı değişmişti. “The Godfather” filmi onun için hayatı boyunca gururla taşıdığı, mükemmel bir tesadüf olmuştu.

Şimdi Mimma’nın ağzından o günleri dinleyelim:

– Mimma, “Baba” filminin ekibine nasıl katıldın? O günleri biraz anlatır mısın?

1971 yazıydı. Okul bitmişti. Tüm hayalim sahile gitmek ve bebeklerimle oynamaktı. O günlerde Francis Ford Coppola’nın filmi çekmek üzere Sicilya’ya geldiği haberi yayıldı. Küçüktüm, bir şeyin farkında değildim.- Seni fark ettiren ne oldu?

Teyzem. Hayatımın dönüm noktası olacak kapılardan birini bana açtı. Sıcak bir Sicilya günüydü, ikindi vaktiydi. Teyzem ziyarete geldi. Oteldeki arkadaşları ona Amerikalı bir film ekibinin uzun kahverengi saçlı bir kız aradığını söylemişler. Tıpkı benim gibi. Teyzem, bu filmde oynayabileceğimi söyleyince üzülmüştüm.

– Neden? Mutlu olman gerekmiyor muydu?

Hayır. Bu fikir beni kaygılandırmıştı. Bilmediğim bir yere annemsiz gitme düşüncesi beni korkuttu.

– Peki, seni nasıl ikna ettiler?

Annemsiz gitmeyeceğimi söyledim. Annem de gelecekti. Kuzenlerim de oyuncu seçimlerine katılacaktı. Piknik gibi oldu benim için.

– Doğrudan mı sahneye aldılar seni?

Hayır. Önce seçmeler yapıldı. Kuzenlerim Tina ve Aurora ile birlikte seçildik. Çok mutlu olmuştum.

– Hangi kriterlere göre seçim yapıldı?

Uyumlu, söyleneni yapabilecek çocuklar aranıyordu. Rolüm gereği, Apollonia’ya benzeyen uzun saçlı, sevimli bir çocuk olmam gerekiyordu.

– Çekimler ne zaman ve nerede yapıldı?

1971 Temmuz sonu ile Ağustos başında Sicilya bölümleri tamamlandı. Apollonia ve Michael, Motta Camastra kırsalında karşılaştılar. Düğün sahnesi Savoca’da, nişan sahnesi ise Fiumefreddo’daki Palazzo degli Schiavi’de çekildi.

– Bugün o çekimlerden neler hatırlıyorsun?

7 yaşındaydım. Çok utangaçtım. İngilizce konuşan insanlarla çevriliydim. Ama Apollonia bana şefkatle baktı. Hiç korkmadım. Yumuşak bir deneyimdi.

– Zorlandın mı?

Hayır. Her şey hızlı ilerledi. Kıyafetler verildi, sahneler tekrarlandı. Apollonia ile el ele tutuşarak yürüdük.

– Apollonia nasıl biriydi?

Simonetta Stefanelli çok nazikti. Belki de bende 16 yaşındaki kendi halini görüyordu.

– Ya Coppola ve Al Pacino?

Bizimle fazla etkileşim kurmadılar. Al Pacino’yu kimse tanımıyordu. Yüzünde makyajla yapılmış morluklar vardı.

– Size ödeme yaptılar mı?

Evet. Günlük 15 Euro verdiler.

– Ne yaptın o parayla?

Bir oyuncak bebek aldım. Hala en kıymetli eşyam.

– Unutamadığın bir anı?

Bir Romalı adam bana “Bu küçük kız ne kadar güzel, onu Roma’ya götüreceğiz!” demişti. Çok utanmıştım. Bir diğer unutulmaz sahne ise nişan sahnesiydi. Gerçek bir tören gibiydi…

  • 50. yıl dönümü vesilesiyle filmin restore edilmiş hali yeniden yayınlandı. Sana ne hissettirdi?

Anlamı her geçen yıl daha da büyüyor. Bu yıl annem, çocuklarım ve ailemle birlikte restore edilmiş versiyonu izlemek büyük bir onurdu. O günleri tekrar yaşamak gibiydi.

Mimma’ya, anılarını ve duygularını bizlerle paylaştığı için teşekkür ederim. “The Godfather” gibi bir başyapıta emeği geçen herkese saygıyla…

 

 

Haydi Ischia’ya Kaçalım: Napoli’nin Masal Adası

 

Nostaljik bir İtalyan atmosferinde huzur arıyorsanız, rotanızı Ischia’ya çevirin. Adaların en güzellerinden biri seçilen bu pastoral ada, zarafeti ve içtenliğiyle ziyaretçilerini gerçek bir dost gibi karşılıyor.

Napoli Körfezi’nin incilerinden biri olan Ischia, pitoresk manzaraları, kaplıcaları ve bozulmamış plajlarıyla Maldivler’i, Bali’yi ve hatta Yunan adalarını bile geride bırakıyor. Maronti gibi ünlü plajlarının yanı sıra, adanın en büyük sırrı ise yerel halkın sıcaklığı. Buraya gelenlerin çoğu, Ischia insanını “nazik, yardımsever ve içten” olarak tanımlıyor.

Tiren Denizi’nde, Napoli’ye yalnızca bir saatlik feribot mesafesinde bulunan Ischia, sizi ilk andan itibaren büyülemeye başlıyor. Feribottan inince, ışığın, kokuların ve renklerin dansıyla karşılaşıyor; nostaljik bir İtalyan tablosunun içine giriyorsunuz: Vespalar, ipteki çamaşırlar, sokakta sohbet eden nineler, uzun sofralarda yoğrulan makarnalar ve renkli dini geçit törenleri… Adanın manzarası kasabadan kasabaya değişse de, karşılaştığınız samimiyet ve geleneksel ruh her yerde aynı…

Ischia’nın Kalbi: Kasabalar ve Karakterler

Lacco Ameno’nun göz alıcı marinası ve Forio’nun tarihi dokusu, adanın en etkileyici yerlerinden. Casamicciola Terme, zengin kaplıcalarıyla öne çıkarken, Ischia Porto ise adanın hareketli merkezi. Hemen yanı başındaki Ischia Ponte ise sizi zamanın gerisine götüren bir balıkçı köyü.

Adadaki ilk durağımız Ischia Ponte, dut ağaçları nedeniyle “Borgo di Celsa” olarak da anılan şirin bir balıkçı köyü. 18. yüzyılda korsan tehditlerinin sona ermesiyle gelişmeye başlayan bu bölge, zarif ve alçak evleriyle dikkat çekiyor. Sabahın erken saatlerinde balıkçı teknelerinin dönüşüyle canlanan köyde, kadınlar eski Boccia fırınından ekmek alırken sokaklar mis gibi kokularla doluyor.

Köydeki dini hayat da oldukça canlı. San Giuseppe della Croce’ye adanmış Kutsal Ruh Katedrali, yerel halkın en kutsal mekânlarından biri. Yakınlarda, Ischia’nın en ünlü ressamlarından Mario Mazzella’nın eserlerinin sergilendiği küçük bir galeri yer alıyor. Oğlu Luca, ziyaretçilere babasının hikayesini anlatmak konusunda her zaman istekli.

Cartaromana Koyu ve Antik Aenaria

Cam tabanlı bir tekneyle Cartaromana Koyu’na geçerek, su altındaki antik Aenaria şehrinin kalıntılarını keşfediyoruz. Roma döneminden kalma yapılar ve liman kalıntıları arasında zamanda yolculuk hissi veren bu deneyim, adanın en ilginç rotalarından biri.

Tarihle İç İçe: Aragon Kalesi

Cartaromana’nın hemen karşısında, kayalık bir adacıkta yükselen Aragon Kalesi, adanın simge yapılarından biri. MÖ 474’te Gerone askerleri tarafından inşa edilen bu kale, zaman içinde feodal konut, İspanyol garnizonu ve son olarak da Bourbonlar döneminde siyasi mahkumlar için bir hapishane olarak kullanılmış.

Kale, 1441 yılında Alfonso d’Aragona tarafından görkemli bir şatoya dönüştürülmüş. Bugünse, Immaculate Conception Terası’ndan körfezin panoramik manzarasını izlemek unutulmaz bir deneyim sunuyor.

İçeride ise keşfedilecek çok şey var: 18. yüzyıldan kalma Immaculate Conception Kilisesi, sanat sergilerine ev sahipliği yapan Santa Maria della Consolazione Manastırı, kırk rahibenin yaşadığı Rahibeler Mezarlığı ve duvarlarında gömülü asil aile armaları bulunan Crypt Gentilizia…

Kuzeye Yolculuk: Casamicciola ve Forio

Tekneyle kuzeye yöneliyoruz. Yol boyunca Casamicciola Limanı, San Montano Körfezi, Cape Zaro ve Chiaia Plajı manzaramızı süslüyor. Forio’ya vardığımızda ise, adanın en canlı ve kültürel açıdan zengin kasabasına ulaşıyoruz.

Colombaia ve La Mortella Bahçeleri, Forio’nun en gözde durakları. İngiliz besteci William Walton’ın eşi Susana Walton tarafından tasarlanan La Mortella, botanik harikası bir bahçe olmanın ötesinde; konserler ve sanat etkinliklerine de ev sahipliği yapıyor.

La Mortella ve Gün Batımı

Tarihi Torrione Kulesi ve 14. yüzyıldan kalma bir haçla karşılaştıktan sonra, bir teras restoranda gün batımına karşı Margherita pizzamızın keyfini çıkarıyoruz. İtalya’da olmanın tüm anlamı işte bu anlarda gizli.

Güneyin Sakinliği: Sant’Angelo ve Termal Koylar

Yolculuğumuz güney kıyılara doğru devam ediyor: Scogli degli Innamorati, Cava dell’Isola, Citara Plajı, Punta Imperatore ve Pietra della Nave’nin doğal güzellikleri birbiri ardına sıralanıyor. Scannella, Pelara ve Sorgeto koylarında, deniz suyu ile karışmış kükürtlü sıcak sularda yüzerek şifalanıyoruz.

Adanın güney ucundaki Sant’Angelo, pastel renkli evleri ve sessiz sokaklarıyla tam bir masal köyü. Maronti Plajı’nın genişliği, Sgarrupata’nın sarp kayalıkları ve volkanik doğanın gücüyle birleşince, bu bölge adeta başka bir dünyaya dönüşüyor.

Ischia’nın Lezzetleri

Ischia’da İtalyan mutfağının en özel tatlarını bulmak hiç zor değil. Napoli’ye yakın olması sayesinde, sfogliatelle, babà ve taş fırında pizzalar burada birer sanat eseri gibi sunuluyor.

Yerel spesiyaliteler arasında ise Zingara Ischitana (rustik ekmek arasında peynir, domates ve prosciutto ile yapılan tost), Piennolo domatesleriyle hazırlanmış makarnalar ve domatesle pişirilen “Rabbit Ischia” (toprak kapta tavşan yahnisi) yer alıyor.

Balık çorbası, scampi ve ızgara kılıç balığı, Ischia’nın berrak sularından gelen lezzetlerle birleşiyor. Yanında servis edilen yerel beyaz şaraplar—özellikle Ischia Biancolella ve Forastera—damakta unutulmaz bir iz bırakıyor.

Veda Zamanı: Hayatın Lezzetli Bir Dilimi

Ischia’dan ayrılırken aklımızda yalnızca plajlar ve kaleler değil, gördüğümüz her tebessüm, tattığımız her lokma, yaşadığımız her an kalıyor.

Bu ada sadece bir seyahat noktası değil; hayatın en değerli, en lezzetli ve en sıcak dilimlerinden biri.

Biz de gönlümüzdeki birinciliklerden birini Ischia’ya verdik…